Home / RÖPORTAJ / Doç. Dr. Özpek: Afrin operasyonu lüzumsuzdu

Doç. Dr. Özpek: Afrin operasyonu lüzumsuzdu

Türkiye, ABD, Rusya ilişkilerini değerlendiren siyaset bilimci Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek, “Afrin operasyonu lüzumsuzdu” dedi. Özpek, Türkiye’nin komşularına yönelik operasyon için İncirlik’i kullandırmaması ve Efrin’den çekilmesi durumunda daha az bir maliyet ile süreci atlatabileceğini kaydetti.
 
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim üyesi Siyaset Bilimci Doçent Doktor Burak Bilgehan Özpek, ABD’nin Suriye’ye saldırısını ve AKP’nin Suriye politikasına dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Suriye’de 3’üncü Dünya Savaşı yaşandığı yorumları var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suriye krizinin 3’üncü Dünya Savaşı’na yol açacağı kanaatinde değilim. Çünkü daha önceki dünya savaşlarında uluslararası güç dengesi ani değişimler sonucu sarsılmış ve bu değişimler kendiliğinden bir kriz üretmişti. Almanya’nın bütünleşmesi, Avrupa’nın güç dengesini değiştirmesi ve izlediği dış politika İngiltere’nin üstünlüğünü sarsmış dolayısıyla Avrupa’da devletlerarasında bir kamplaşmaya yol açmıştı. Savaştan önceki dönemde bu kamplaşmanın bir çatışmaya dönüşmesini önleyecek bir diplomasi kanalının olmamasından dolayı büyük bir dünya savaşı yaşanmıştı. 2’nci Dünya Savaşı’nda yine aynı şekilde Versay sonrası Hitler hükümeti ile daha içine kapanan kaynaklarını daha askeri güç kapasitesini arttırmak için kullanan bir Almanya görüyoruz ve Almanya’nın saldırganlığı söz konusuydu.  Şuan da böyle bir durum yok.
Uluslararası sistemde dramatik değişimler yaratacak konuların Suriye ile alakası yok. Bu değişimler Çin’den gelebilir. Çin askeri gücünü artırabilir, ABD’ye meydan okuyabilir önümüzdeki 30 yıl içinde. Fakat şuandaki durumun Suriye açısından böyle sistemsel bir kamplaşmaya dönüşebileceği ve büyük orduların birbiriyle savaştığı, büyük cephelerin açıldığı ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, şehirlerin yıkıldığı, ekonomilerin krize girdiği bir savaşı getireceğini düşünmüyorum. Son Suriye operasyonu da özellikle büyük güçler arasında bir karşılaşma yaşanmaması için daha ölçülü, daha ayarlı ve daha titizlikle bir saldırıydı. Dolayısıyla büyük güçler arasında bir kamplaşma ve dünya savaşına girecek bir süreç olduğu kanaatinde değilim.
ABD ve Rusya’nın daha keskin bloklar halinde karşı karşıya gelmesini beklemiyor musunuz?

ABD ve Rusya’nın sıcak çatışma içerisinde olmaları mümkün gözükmüyor. Bu krizleri bir şekilde taraflar yönetilebilir hale getirip, bundan maksimum faydayı elde etmeye çalışıyorlar.

Beklemiyorum, bu iki gücün karşı karşıya geleceğini düşünmüyorum. Rusya’nın askeri kapasitesi ABD’nin çok altında. Diğer dünya savaşlarından farklı olarak artık biz nükleer silahlardan bahsedebiliriz. Ülkeler şunu çok iyi biliyorlar ki kendi hayatta kalma durumları nükleer silahlara sahip olabildikleri sürece tehlikeye girmeyecek. Dolayısıyla nükleer silahlarda kullanılmayacağı için konvansiyonel silahlar dediğimiz daha geleneksel silahlar söz konusu oluyor. Burada da askeri harcamalara bakıldığında görebilirsiniz. Amerika’nın 600 milyar dolarlık askeri harcaması var. Bu rakam Rusya’da 50 milyar dolar civarında. Dolayısıyla arada büyük bariz bir fark var.  Nükleer silahların kullanılmadığı konvansiyonel silahların kullanıldığı bir savaştan Rusya’nın galip çıkabilmesi mümkün değil. Öte yandan ekonomiler de devlet dışı aktörler de birbirine çok entegre.
Tarafların sıcak çatışma içerisinde olmaları mümkün gözükmüyor. Bu krizleri bir şekilde taraflar yönetilebilir hale getirip, bundan maksimum faydayı elde etmeye çalışıyorlar. ABD ve Rusya 8 yıldır devam eden iç savaş sırasında birbirlerinin ayaklarına basmamaya çok dikkat ettiler. Yani o coğrafyada  birbirlerinin ayaklarına basıp, doğrudan hedef alma birbirlerini o bölgeden askeri yöntemlerle çıkarma yöntemine neredeyse hiç başvurmadılar.
Daha önceki bir röportajınızda Türkiye’nin Suriye politikasının ABD’ye endeksli olduğu tespitinde bulunmuştunuz. Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi ortada ve Rusya’nın güdümünde olduğu yönünde değerlendirmeler var. Bu iddianızın sürdürüyor musunuz ve temeli nedir?
Bu iddiamın temeli Ahmet Davutoğlu’nun yazdığı bir makale. Başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra bir makale yazdı ve dedi ki; “Biz Türkiye olarak Esad rejimine karşı tavır aldık. Aldığımız tavır ABD’nin istediği bir tavırdı.” Türkiye bu tavrı alırken ABD’nin mutlaka bir şekilde Esad rejimini ortadan kaldıracağını düşündü. Bu konuda ABD’ye güvendi ve Suriye politikasını tamamıyla ABD ile eş güdüm içerisinde yürütmeye gayret gösterdi. Arap Baharı’ndan sonra Türkiye bölgedeki eski rejimlerin yıkılmasını ve yıkılan rejimler yerine Müslüman Kardeşler bağlantılı grupların gelmesini bir fırsat olarak gördü ve böylece İstanbul’dan başlayıp, Halep’i, Şam’ı, Gazze’yi, Kahire’yi, Trablus’u, Bingazi’yi ve Tunus’u içine alan büyük bir etki sahasına sahip olacağını varsaydı. Bunu yaparken ABD’nin sert güç kullanma kapasitesine haddinden fazla güvendi.
Fakat bölgedeki Arap Baharı ile başlayan demokratikleşme dalgası tabi ki desteklendi. Yeni gelen hükümetlerin dünya sistemleriyle daha uyumlu olabileceği düşünüldü. Fakat iki gelişme bunu önledi. Birincisi Suriye’de hesaplanan devrimin bir iç savaşa dönüşmesi ikincisi de Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşler yönetimlerinin bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması. Tunus’ta demokratik yollarla, Mısır’da askeri darbe ve Libya’da ülkenin parçalanmasıyla iktidardan uzaklaştırıldılar.
Bu durum dengeleri de değiştirdi diyebilir miyiz?
Değiştirdi. Açıkçası Türkiye’nin Arap Baharı sonrası formüle ettiği dış politika önemli bir meydan okumayla karşılaştı. Suriye meselesine yoğunlaştığımız zaman tüm bunlara ek olarak ABD’nin bölgeye müdahale etmeyeceği anlaşıldı. Türkiye oradaki muhalif grupları destekleme üzerine kurduğu politikadan bir sonuç alamayacağını gördü ve bu seferde bir eksen değişikliği yaparak Suriye politikasını yepyeni bir ittifak ilişkisinde çözmeye çalıştı. Bu ittifak ilişkisinde partnerleri de Rusya ve İran’dı. Astana süreci dediğimiz sürecin içerisine girdi. Böylece Türkiye’nin Suriye politikası en azından ilişkiye girdiği aktörler bakımından değişmiş oldu. Burada dikkat etmemiz gereken bir başka nokta da Türkiye iç siyasetindeki gelişmeler.
İlginç bir şekilde 7 Haziran’da AKP Meclis’teki çoğunluğunu kaybetti. Bu çoğunluğu kaybettikten sonra biz çözüm sürecinin de bittiğini ve çözüm süreci bittiği için Suriye’deki Kürt gruplarıyla Ankara hükümeti arasındaki ilişkilerin de son derece gerilimli seyrettiğini gördük. Bu kaçınılmazdır. Çözüm sürecini bitiriyorsanız Suriye’deki Kürt gruplarla da ihtilaf yaşamanız son derece normal. İç politikada AKP daha güvenlikçi, daha milliyetçi, militarist bir dili benimsedi. Bu sayede AKP iç politikadaki egemenliğini hatırı sayılır bir biçimde arttırdı. İran ile Rusya ittifakı Batı ittifaktan farklı olarak demokratikleşmeyle çok fazla ilgilenmedi. Bu da bizi Suriye politikasında yepyeni bir sürece taşıdı. Suriye’de etkinliğini arttırmak isteyen Türkiye’nin artık müzakere yapması gereken temel ortakları ABD ya da NATO değil, Rusya ve İran’dı.
Türkiye’nin Efrin’e müdahalesi öncesi Rusya ile bir müzakere süreci yaşadığı biliniyor. 
Afrin meselesinde de bir milliyetçi, asker ya da ortalama bir Türk vatandaşı Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarıyla operasyon yaptığını düşünebilir. Hâlbuki AKP’nin bu operasyonun kendi iktidarını ve Suriye politikasında kendi desteklediği İslamcı grupların etki sahasını genişletmeyi düşündüğü iddia edilebilir. Türkiye Afrin operasyonunu yapabilmek için özellikle ilçe merkezine girebilmek için Rusya ile son derece asimetrik ve bana sorarsanız da lüzumsuz bir ilişki modeli geliştirdi. Çok fazla taviz verildiğini düşünüyorum.
 Bu tavizler nelerdi?
Türkiye Afrin merkezine girebilmek için ulusal güvenliğine dair birçok konuda Rusya’ya taviz vermiş gözüküyor. Operasyonu rasyonel karar düzleminde tartışmadık. Bunun ahlakını sorgulayan barışseverler oldu yine bunun ahlakını savunan milliyetperverler oldu. Fakat Türkiye için ne kazandıracak, ne kaybettirecek konusu hiç tartışılmadı.
Bu konuda somut bilgim yok. Fakat yapılan analizler Türkiye’nin Afrin’e girebilmek karşılığında enerji alanında taviz verdiğini, S-400’lerin savunmasının alınması noktasında peşinen Rusya’ya ödeme yapıldığını ve bu füzeler alındığı takdirde NATO şemsiye altında çıkabilmeyi bile göze aldığını, Akkuyu Nükleer Santral’i gibi karşılıklı projelerde taviz ve imtiyazlar verildiği söyleniyor. Dolayısıyla Türkiye bir ilçe merkezine girebilmek için kendi ulusal güvenliğine dair birçok konuda Rusya’ya karşı taviz vermiş gözüküyor. Bu durum Türkiye’nin NATO üyeliğini de tehlikeye atabilecek noktada. O yüzden lüzumsuz diyorum. Afrin operasyonunu hiçbir zaman rasyonel karar düzleminde tartışmadık. Bunun ahlakını sorgulayan barışseverler oldu yine bunun ahlakını savunan milliyetperverler oldu. Fakat bu operasyon rasyonel midir? Türkiye için ne kazandıracak, ne kaybettirecek konusu hiç tartışılmadı.
Efrin operasyonu boyunca birçok sosyal medya operasyonu, gözaltı ve tutuklamanın yaşanması, bu operasyonun tartışılmasına izin verilmediğini gösteriyor…
Bana sorarsanız evet, tartışılmadı. Hükümetin en önemli stratejilerinden birisi herhangi bir konuyu ahlaki düzlemde tartışmasıdır. 15 senedir en önemli iktidar stratejilerinden bir tanesi. Fakat buradaki mesele ABD’nin, Fransa’nın operasyonu ile beraber AKP’nin dengesinin bozulmuş olması. Çünkü bu operasyon açıkçası birçok şeyi gösterdi. Esad’ın Rusya tarafından gözden çıkartılabileceğini, Rusya’ya zarar gelmediği takdirde operasyonların Esad’a yönelebileceği, ABD’nin bir hafta içerisinde hızlıca karar alıp, Suriye’ye müdahale edebileceği gibi konular netlik kazandı.
 Efrin meselesi bu üçgende Türkiye için bir krize neden olacak mı?
Afrin meselesinin lüzumsuz bir hamle olduğu ve Türk dış politikası açısından bir hata olduğu bu tip kriz anlarında çok daha net anlaşılır. Çünkü AKP Suriye operasyonundan sonra şunu gördü ki Esad rejimi devrilirse, tekrar İslamcı grupların ya da İslamcı muhalif grupların iktidarı ele almak ya da Suriye’de etki sahasını genişletmek gibi bir durum ortaya çıkabilir. Bu durumda AKP’nin destek vermesi gereken aktör ABD’nin destek verdiği koalisyondur. Öte taraftan ABD’ye destek verdiği takdirde Rusya’nın izni sayesinde Afrin’de konuşlanan Türk askerleri ya da İdlib’teki kontrol noktalarında bulunan Türk askerlerinin durumu Rusya’nın iyi niyetine emanet edilir. Bu da önemli bir güvenlik riskidir. Dolayısıyla milliyetçi zaviyeden Afrin’e operasyonu destekleyenler ve bu yüzden AKP’yi destekleyenler, Suriye politikasındaki dönüş ile bir güvenlik krizinin içinde buldular kendilerini. ABD tekrar AKP ile anlaşır ve Suriye politikasında AKP’yi kabul ederse hem AKP ile Kürtler arasında barışı getirebilir hem de AKP’nin Astana süreci vasıtasıyla İdlib ve Afrin’de elde ettiği kazanımlarının ortadan kalkmasını beraberinde getirir.
Bu ihtimaller yaşanırsa ÖSO’nun konumlanışı ve Türkiye’ye etkileri neler olabilir?
ÖSO’nun elementlerini bilmiyorum. Fakat ÖSO’nun yaptığı açıklamada şiddetli bir Esad karşıtı operasyon olursa ABD tarafından buna destek verecekleri yönünde. Bu da şunu beraberinde getiriyor; Türkiye devleti kendi rasyonel kararları doğrultusunda tarafsız kalmayı ya da ABD’yi desteklemeyi ret ederse ÖSO askerleri ya da militanlarının hareket ve eylemleri  Türkiye için bağlayıcı sorunlar oluşturabilir. Devletin kanunları, kuralları, bürokrasisi vardır. Memurların yetki sahası vardır ve bunlar kanunla belirlenmiştir. Devletleri tahmin edebilirsiniz ne olursa olsun.  Çünkü sorumluluk,  hiyerarşi kanunlar bütünlüğündedir. ÖSO bir devlet değil. ÖSO’nun devlet rasyonalitesi ya da ahlakı ile hareket etmesini bekleyemezsiniz. ÖSO kısa vadeli çıkarlarını nerede tanımlarsa orada yer alacak bir örgüt profili çizmekte. Dolayısıyla Afrin ve İdlib’teki Türk askerlerini tehlikeye atabilecek niteliklere bürünebilir.
Bununda Türkiye’ye yansıması olur mu?
Evet. Bu da Türkiye’nin içerisinde ayrışmaya neden olabilir. Ya AKP, ÖSO ve ABD devletleriyle aynı çizgide kendisini tanımlayacak ya da bunu yaptıktan sonra Afrin’de ya da İdlib’de elde ettiği kazanımları gözden çıkaracak kaçınılmaz olarak. Çünkü Rusya buna karşı tepki verecektir. Ya da hiç ÖSO ve ABD ile böyle bir ilişkiye girmeyip, Afrin ve İdlib’teki sürece devam edecek. Benim gördüğüm birincisini seçeceği. Mevcut hükümet ABD’yi ve ÖSO’yu seçecektir.
ABD’nin Suriye’ye yönelik son hava operasyonunda Türkiye’ye de bir mesaj verildi mi?
AKP’nin aldığı mesaj Esad yönetiminin ömrünün çok uzun olmadığı ABD’nin yeni bir Ortadoğu politikası geliştirdiği ve Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin de bazı roller oynayacağı yönünde. Dolayısıyla Astana sürecinden uzaklaşıp, tekrar Cenevre sürecine yani ABD’ye yaklaştığı zaman daha fazla kazanım elde edeceğini düşünüyor.
ABD’nin Suriye’ye operasyonu devam ederse Türkiye nerede durmalı?
Tarafsız bir politika izlemeli. Fakat tarafsız bir politika için Türkiye çok fazla borçlandı. Mesela Afrin operasyonu için Rusya ile çok fazla asimetrik bir ilişki geliştirdi. Rusya ile arasına mesafe koyması gerekir. ABD ile de arasına mesafe koyması gerekir. Bunun için yapılması gereken iki adım var. Birincisi Suriye’ye yönelik ya da Türkiye’nin komşularına yönelik operasyon için İncirlik’i kullandırmasını önlemek. İkincisi Afrin’den çekilmek. Bu iki adım atarsa ancak Türkiye tarafsız bir politika yürütebilir ve daha az bir maliyet ile süreci atlatabilir. Bunu yapmazsa Türkiye’nin bloklar arasında savrulması daha olası bir durum.
 Minbiç ve Tel Rıfat gibi bölgelere de operasyon yapılacağı ifade ediliyor. Şuan ki koşullarda bu mümkün mü?
Herkes biliyor ki Minbiç’ e operasyon yapılması ABD’nin, Tel Rıfat’a operasyon yapılması da Rusya’nın iznine bağlı durumlar. Bu iki aktörü de aynı zamanda eş zamanlı ikna etmesi ya da aynı anda icazet alması çok mümkün gözükmüyor şu süreçte. Odaklanmamız gereken nokta NATO sekreterinin ziyareti ve son Suriye saldırısı ile Türkiye’nin batı ile geliştirdiği ilişkiler. Bu ilişkiler AKP’nin ve Türkiye’nin geleceğini belirleme açısından önemli. O yüzden günlük politik söylemden ziyade kriz anlarında verilen ciddi ve resmi açıklamalara odaklanmak gerekiyor.
MA / Berivan Altan

About Editor Editor

Check Also

Demirtaş: 24 Haziran ya tek adam rejimi ya demokrasi seçimi

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Milletvekili Selahattin Demirtaş, aleyhindeki dava dosyaları kapsamında tutuklu yargılama kararı …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *