Diktatörler ve Sonları

Zizek, otoriter rejimlerin sonunun nasıl geldiğini anlattığı bir yazısında çizgi filmlerde çokça şahit olduğumuz bir sahneye vurgu yapar. Genelde Tom ve Jerry’de gördüğümüz bu sahnede kedi terasta fareyi kovalarken bir anda terası geçip boşlukta koşmaya devam eder. Bu durum Jerry’nin ıslık çalıp Tom’a aslında boşluğun üstünde olduğunu hatırlatmasına kadar devam eder. Bu ıslıktan sonra çaresiz bir surat ifadesiyle Tom hızla düşerek yere çakılır. Zizek yazısında otoriter rejimleri en fazla korkutan şeyin işte bu ‘farkındalık’ duygusu olduğunu iddia eder.

Bu ‘korkutucu’ farkındalık otoriter rejimler ve diktatörlerin gerçeklerle yüzleşmesi ve toplumun kendisi hakkındaki gerçek hisleri anlamasıyla başlar. Aslında diktatörün yaşamı bir aldatmaca, yalan ve baskı sarmalında devam eder. Kendi çabaları ve propagandistlerinin çalışmaları sonucu kendisine ulvi bir kaynaktan otorite ve meşruiyet verildiği izlenimi yaratan diktatör, inşa ettiği baskıcı rejimin tam ortasına yerleştirdiği kendi mitinin gölgesinde, gerçeklerin uzağında ve bir piyesi andıran aldatmacanın başrolünde bir yaşam sürdürür. İktidardayken yaptıkları, iktidarı kaybetmesinden sonra başına gelecekler hakkında az çok fikir verdiği için iktidar gücü kadar iktidarı kaybetme korkusu da hücrelerine yerleşmeye başlar. Kimseye itiraf edemediği, en yakınlarından bile sakladığı o korkuyla mücadeleye, yıllar geçip edindiği düşmanların sayısı arttıkça iyice yenik düşmeye başlar.

Korkunun hâkim olduğu, araçsallaştığı hatta toplumun büyük bir bölümünde içselleştiği bu gibi durumlarda itaati sağlayan otoritenin meşruiyeti veya toplumun rızası değil diktatörün sopasıdır. Halk sopadan sakınmak için kendince taktik ve teknikler geliştirir. İnanılması neredeyse imkânsız olan şeylere de inanmış gibi görünmeye çalışır. Tarih, güç zehirlenmesi yaşayarak insanlara kan kusturmuş diktatörlerle doludur. Hemen hepsinin hikâyesinde de bol bol ortak noktalar vardır.

Yavaş yavaş yükselme, kontrolü ele alınca ilk iş muhaliflerinin üzerine çullanma, servet içinde yüzerken insanları yoksulluğa mahkûm etme, kaybedeceğini sezince ortalığı kana bulama. Birçoğu da kendini ilahi bir lütuf olarak görür ve tarihteki onca devrik diktatöre rağmen asla yenilmeyeceği kanısına kapılır. Yarınlar yokmuşçasına zulümlerine zulüm eklerler. Bunlardan bazıları tanıdık gelmiştir belki…  Kimisi gerçekten de yaptıklarının bedeli ödetilemeden göçüp gitmiştir bu dünyadan. Ancak kimileri de suçlarının cezasını çok ağır bedellerle ödemiştir. İşte hiç yenilmeyecekmiş gibi yaşayan, ancak sonu ibretlik olan diktatörler…

ADOLF HİTLER: İNTİHAR ETTİ

Hitler; Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin kurucusu ve başkanıydı. Almanya’nın başına geçince önce iç temizliğe girişerek muhaliflerini vahşice katletti. Geri kalanları da hapishanelere tıktı. Ardından hem 6 milyon Yahudi’nin katledildiği Yahudi Soykırımı’nın hem de on milyonlarca insanın hayatını kaybettiği ikinci dünya savaşının fitilini ateşledi. Tarihin en kanlı faşist diktatörlerinden biriydi. Savaşı kaybettiği kesinleşince ve Sovyet ordusu Berlin’e girince, yeni evlendiği Eva Braun ile birlikte intihar etti. Braun, siyanür kapsülünü ısırarak saniyeler içinde öldü. Hitler ise önce siyanür kapsülünü ısırdı, ardından aynı anda silahıyla kendisini kafasından vurarak öldü.

BENİTO MUSOLLİNİ: CESEDİ TEŞHİR EDİLDİ       

Avrupa’nın ilk faşist lideri olan Benito Mussolini, İtalya’nın başına geçtiği 1922 yılından sonra terör estirmeye başladı. Faşist parti dışındaki partileri kapatmak, gazetelere sansür uygulamak, sendikaları yasa dışı ilan etmek gibi pek çok faşizan politikayla halkı bezdirdi. Adolf Hitler ile müttefik olan Musollini, saldırgan iç ve dış politikaları nedeniyle 400 bin insanın ölümünden sorumluydu. Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandıracağını iddia ediyordu. Cephelerdeki ve iç siyasetteki başarısızlıklarıyla başlayan çöküşünün ardından 25 Nisan 1945’te komünist partizanlar tarafından yakalandı. 28 Nisan’da metresi Clara Petacci ile birlikte kurşuna dizilerek öldürüldü. Ertesi gün Mussolini’nin, sevgilisinin ve birkaç yandaşının cesedi Milano’da Loreto Meydanı’ndaki Esso benzin istasyonunun çatısından başaşağı sallandırıldı.

NİKOLAY ÇAVUŞESKU: EŞİYLE BİRLİKTE KURŞUNA DİZİLDİ

1965’te Romanya’nın başına geçen Nikolay Çavuşesku, düşünce veifade özgürlüğüne karşı savaş açtı. Kendisi servet içinde yüzüp oldukça lüks bir hayat yaşarken, halk yiyecek ekmek bulmakta bile zorlanıyordu. 1989’da başlayan barışçıl gösteriler sırasında eylemcilerin üzerine ateş açılmasıyla olaylar daha da büyüdü ve ordunun da dahil olduğu bir ihtilale dönüştü. Kaçmaya çalışan Nikolay Çavuşesku ve eşi Elena Çavuşesku, 25 Aralık 1989’da yargılanarak kurşuna dizildiler.

SADDAM HÜSEYİN: ASILARAK İDAM EDİLDİ

Saddam Hüseyin, Irak’ın beşinci cumhurbaşkanıydı. 1970’li yıllardan itibaren devleti kademe kademe ele geçirmeye başladı. Bu dönemde Irak nüfusunun yalnızca beşte birini oluşturmalarına rağmen Sünni Araplar pek çok kilit yönetim kademesine getirildi. Hükümeti devirmeye çalışan veya bağımsızlık çabasına girişen Şiiler ve Kürtlere karşı pek çok kez sindirme girişiminde bulundu. Bu süreçlerde 5 bin kişinin öldüğü Halepçe Katliamında olduğu gibi kimyasal silahlara da başvurdu. 2003 yılında, ABD ve Britanya öncülüğündeki koalisyon güçleri Irak’ı işgal etti.

Harekâtın başlamasından üç hafta sonra, 9 Nisan 2003 tarihinde başkent Bağdat’ın koalisyon güçlerinin eline geçmesiyle Saddam Hüseyin iktidarı sona erdi, kısa süre sonra da Baas Partisi yasaklandı. Yaklaşık sekiz ay sonra saklandığı sığınakta yakalanan Hüseyin daha sonra yargılandı. 5 Kasım 2006’da, idam cezasına mahkûm edildiğinde yaklaşık 2 milyon insanın ölümünden sorumluydu. 30 Aralık 2006’da asılarak idam edildi.

 

HİDEKİ TOJO: İNTİHAR ETMEK İSTEDİ, ASILDI

Hideki Tojo; Japon ordusunun Çin’de ve Güneydoğu Asya’da işlediği insanlık suçlarının baş sorumlularından biri olan faşist generaldi. Başbakanlığı döneminde Japonya’nın etki alanlarında yapılan ve yaklaşık 8 milyon insanın öldüğü katliamların da sorumlusuydu. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Uzak Doğu Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi tarafından A Sınıfı savaş suçlusu olarak hüküm giydi. Tutuklanması için evi kuşatıldığında kendini göğsünden vurarak intihar etmeye çalıştı ancak kurtarıldı. Daha sonra 23 Aralık 1948’de asılarak idam edildi.

 

 

 

 

MOBUTU SESE SEKO: SÜRGÜNDE ÖLDÜ

Mobutu Sese Seko; 1965-97 yılları arasında tam 32 yıl boyunca o zamanki adıyla Zaire, günümüzdeki adıyla Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığını yaptı. Yönetim süresi boyunca yanlış politikalarla zengin yeraltı kaynakları olan ülkeyi fakirleştirdi. Aynı zamanda demir yumrukla yönettiği ülkede aykırı seslere karşı da tolerans göstermedi. Mobutu; kendisini sürekli ilahi bir güç olarak gösteriyor, bu şekilde tasvir ettiriyordu. 1994’ta yaşanan Ruanda soykırımı sırasında Hutuları desteklediği için Tutsilerin tepkisini çeken Mobutu, Kasım 1996’da muhaliflerin başkente yürüyüşüyle barış görüşmeleri yapmak istedi. Ancak barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. 16 Mayıs 1997’de Kinşasa’yı ele geçiren muhalif gruplar 32 yıllık Mobutu iktidarını devirdiler. Devrilen Mobutu sürgün olarak önce geçici olarak Togo’ya ardından Fas’a gitti. 7 Eylül 1997’de sürgündeyken kanser sonucu öldü, Mobutu Fas’a defnedildi.

 

 

 

 

ALFREDO STROESSNER: ÜLKESİNDEN KAÇTI

Alfredo Stroessner, 1954 ve 1989 yılları arasında Paraguay’ı yöneten askeri diktatördü.  Latin Amerika’da 20. yüzyılın en uzun süren diktatörlüğünü kurmuştu. 4 Mayıs 1954’te Başkan Federico Chavez’i devirdi. Ardından yalnızca kendisinin aday olduğu bir seçimle devlet başkanlığına geldi. Bir yandan kırsal kesimdeki yoksullar ile kent işçilerinin huzursuzluğunu yatıştırmaya çalışırken, bir yandan da büyük toprak sahiplerinin ve işadamlarının çıkarlarını kolladı. Meclisi ve mahkemeleri yandaşlarıyla doldurdu. Altı kez art arda başkan seçilmesini meşrulaştırmak için 1967 ve 1977’de anayasa iki kez değiştirildi. Rejim karşıtlarına ağır baskılar uyguladı. 1983 ve 1988’de iki kez daha devlet başkanlığına seçilen Stroessner, Şubat 1989’da bir askeri darbeyle yönetimden uzaklaştırıldı. Darbeden sonra bir sonraki on yedi buçuk yıl sürgünde yaşayacağı Brezilya’ya kaçtı. Ölümünden önce ülkesine dönmek istedi ama hükümet izin vermedi. 16 Ağustos 2006’da öldü.

İDİ AMİN: ÜLKESİNE DÖNMEK İÇİN YALVARDI

İdi Amin; 1971-1979 arasında devlet başkanlığı yapmış olan Ugandalı asker diktatördü. İdi Amin’in yönetimi sırasında politik baskı, etnik ayrımcılığın yanı sıra insan hakları ihlalleri yoğun şekilde gözlemlendi. Uluslararası gözlemciler ve insan hakları gruplarının tahminlerine göre, 100 bin ila 500 bin insan İdi Amin’in yönetimde olduğu dönemde öldürüldü. Ekim 1978’de Tanzanya tarafından desteklenen Uganda Ulusal Kurtuluş Ordusu gerillalarının saldırıları başladı. Sonunda 13 Nisan 1979’da isyancı gerillalar başkent Kampala’ya ulaşmadan önce, ülke dışına kaçtı. İdi Amin, hayatının geri kalanında Uganda’ya dönmesine izin vermesi için Uganda Devlet Başkanı Yoweri Museveni’ye yalvardı ancak Yoeri izin vermedi. Amin, 16 Ağustos 2003 tarihinde, Cidde’de, hastanede öldü.

 

 

SLOBODAN MİLOSEVİÇ: LAHEY’DE YARGILANIRKEN ÖLDÜ

Eski Yugoslavya’nın ve Sırbistan’ın Devlet Başkanlığını yaptı. Balkan Kasabı lakabıyla anılan savaş suçlusu Slobodan Milosevic, Bosna’da gerçekleştirdiği vahşi katliamlarda 250 bin kişinin ölümüne neden oldu. Savaş suçlarının dışında hakkında birçok yolsuzluk suçlaması da vardı. Yenilmez olduğunu düşünen Milosevic, 2000 yılında yapılan seçimler ve patlak veren isyanla iktidarını kaybetti. Ardından önce Belgrad Cezaevi’ne gönderildi. Sonra Hollanda’nın Lahey kentinde kurulan Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılandı. 11 Mart 2006’da savaş suçlarından yargılandığı sırada Lahey’de öldü.

 

 

AUGUSTO PİNOCHET: YARGILANAMADAN ÖLDÜ

General Pinochet, 1973’ten 1998’e kadar Şili ordusunun başkomutanı idi. Pinochet, ABD destekli bir askeri darbeyle dünyada seçilmiş ilk sosyalist hükûmet olan Salvador Allende’in Unidad Popular hükûmetini devirdi. Pinochet diktatörlüğü, iç düşman ilan ettiği muhaliflere karşı acımasız bir devlet terörü uyguladı; işkenceler, kaybetmeler, yargısız infazlar gerçekleşti. Üstelik bu vahşet kampanyası sadece Şili’de yaşayanları değil, ülke dışında olanları da kapsadı. Pinochet, işkence uygulamalarını da açıkça savundu. Ona göre kıtaya komünizm mikrobu bulaşmıştı. Bu mikrop yok edilmeliydi, işkence de bu yolda mubah idi. Pinochet yaşadığı yıllar içinde sadece Şili’nin kâbusu olmadı; aynı zamanda Latin Amerika’nın bir dönemine denk vuran diktatörlerin adeta piri ve bir simgesi oldu.

Pinochet’nin iktidarda kaldığı 17 yıllık dönemde yaklaşık 2 bin 279 kişi siyasi nedenlerle öldürüldü, binden fazla insan kayboldu, 30 bin civarında kişi işkence gördü, binlerce insan sürgün edildi. Pinochet;  Ocak 1987’de sıkıyönetimi kaldırarak siyasi partilerin kurulmasına izin verdi. Bir dönem daha iktidarda kalabilmek için halkoylamasına başvurduysa da seçmenlerin yüzde 54,6’sının hayır oyu vermesinin ardından iktidarı 1990’da sivillere devredeceğini duyurdu.

Genelkurmay Başkanlığını ise 1998 yılına kadar sürdürdü. Ayrıca anayasaya yeni bir madde ekleterek, kendisine ‘hayat boyu senatör’ olma hakkını tanıdı. Ekim 1998’de bel fıtığı tedavisi için bulunduğu Londra’da iktidarda olduğu dönemde İspanyol vatandaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutularak, İspanya’nın suç duyurusunda bulunması üzerine tutuklandı. Yaklaşık 16 ay Londra’da ev hapsinde tutulduktan sonra Mart 2000’de ülkesine dönmesine izin vermesiyle Şili’ye döndü. Ve 10 Aralık 2006’da suçlarından yargılanamadan yattığı askeri hastanede yaşamını kaybetti.

****

Gabriel Garcia Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı romanında anlattığı; perdelerini ineklerin yediği, kedi köpek pisliğinden geçilmeyen sarayının salonunda yarı çürümüş cesedinin yanına kimsenin yaklaşamadığı, 200 yıla yakın yaşamış diktatörün sonu, aslında her diktatörün her gece gördüğü kâbus.

Korktukça korkutan, korkuttukça kontrolü eline aldığını sanan diktatörün içine düştüğü yanılgı her bir diktatör yıkılışında tekrar ortaya çıkıyor. Zulmü telin ederken, diktatörlerin bu zayıf hallerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kendini gücünün zirvesinde hissederken aslında düştüğü durumun acıklılığı ona karşı koymada mazlumların en önemli silahı olabilir. Neticede diktatörler kendilerini Süpermen sanadursun, onların Clark Kent olduğunu unutmamak gerekiyor.

 

Related Articles