Demografya İle Oynamak İnsanlık Suçudur – Kasım Engin

Binlerce yılın tarihi birikimine saldırmak özü itibariyle insanlık ailesine saldırıyı ifade ettiğinden, bu tür suçlara karşı herkesin karşı çıkması, bu suçu işleyenlere karşı durması, varsa imkanları yargılayarak hesap sorması onurlu insan ailesinin bir üyesi olmanın temel şartlarındandır.

BM’nin yakılıp yıkılan şehirlere ilişkin raporları yayınlandı. BM İnsan Hakları Komisyonu, TC devletinin Kürdistan’da demografyayı değiştirerek suç işlediğini ifade ediyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein, “Türkiye’nin Güneydoğusunda yaşanan ciddi insan hakları ihlallerini soruşturma çabamız sürekli olarak reddediliyor” diyerek, BM’nin rahatsızlıklarını ifade etti. Aynı komisyon daha önce hazırlamış olduğu raporda, TC devletinin Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin, Silvan, Varto şehirlerinde vahşet uyguladığını da belirtmişti. En son olarak Türkiye’nin 12 Eylül rejimi sürecindeki vahşet uygulamalarının ötesine geçtiğini de başka bir oturumlarında ifade ettiler.

BM’nin İnsan Haklarında sorumlu olan kurumu TC’nin insanlık suçu işlediğini yayınladıkları raporlarla gözler önüne seriyorlar. Yukarıda da ifade edildiği gibi en dikkat çekici olan husus ise TC’nin Kürdistan demografyasıyla oynadıklarını dile getiren tespitleridir.

Demografyayla bilinçli ve hedef gözeterek oynamak BM’nin ilgili belgelerinde insanlık suçu olarak ele alınmaktadır. Hatta bu suç soykırım kapsamına girmektedir.

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, avukat Raphael Lemkin tarafından Simele katliamı, Holokost ve Ermeni Kırımına atfedilen soykırım terimini yasal olarak tanımlamaktadır. Sözleşmeye taraf ülkeler, soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmakla yükümlüdürler.

Soykırım Konvansiyonu’nun Birinci Maddesine göre; “Soykırım, ister savaş zamanı ister barış zamanında işlensin, uluslararası hukuka göre suçtur” demektedir.

Bu sözleşmenin ikinci maddesi:

“Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir öbeğin tümünü ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle

(a) Öbek üyelerinin öldürülmesi;

(b) Öbek üyelerine fiziki ya da ruhsal açıdan zarar verilmesi;

(c) Öbeğin, fiziki varlığını tümüyle ya da kısmen sona erdirecek yaşam koşullarıyla yüz yüze bırakılması;

(d) Öbek içi çoğalmanın engellenmesi;

(e) Öbek bünyesindeki çocukların başka bir öbeğe aktarılması eylemlerinden herhangi birinin işlenmesi” suç kapsamında ele almaktadır.

Aynı sözleşmenin 3. maddesi ise cezalandırılacak eylemleri şöyle sıralamaktadır:

“(a) Soykırım;

(b) Soykırım yapmak için gizli anlaşmalar yapmak;

(c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ya da dolaylı olarak kışkırtmak;

(d) Soykırıma teşebbüs;

(e) Soykırım eylemine ortak olmak.”

Yukarıda sıralanan maddelerde de görüldüğü gibi bilinçli ve hedef gözeterek bir coğrafyanın demografyasıyla oynamak, soykırım kapsamındadır. İkinci maddede sıralanan suçların tümünü TC devleti işlemektedir. Maddenin kimi bendinde ise demografyla oynama somut olarak ifade edilmektedir. Daha da önemlisi soykırım kapsamına giren suçlar, insanlık suçu kapsamına girdikleri için zaman aşımına da uğramamaktadır.

Bu gerçeklerden yola çıkarak BM’nin raporlarını özelde de demografya ile ilgili olanı ciddi bir şekilde tüm Kürtlerin ve dostlarının ele alarak gündem yapmaları gerekmektedir. Bu raporun yayınlandığı sürece tekabül etmesi itibariyle Sur başta olmak üzere birçok yerde TC devletinin demografyla oynama çabaları tüm hızıyla sürmektedir. Üstelik bu uygulamalar İslam için kutsal olan ramazan ayında, Sur’da yaşayanlara karşı başta su olmak üzere her türlü ambargoyu uygulayarak gerçekleştirilmektedir.

Özcesi, BM’nin raporlarını köklü ve somut bir şekilde işlemek her sorumluluk duyan insanın görevidir. Başta da hukukçuların, insan hakları savunucularının, devrimcilerin, feministlerin, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin temel görevidir.

Bilelim ki, öz yönetim direniş alanlarını yıkarak demografyasını değiştirmeyi hedefleyen TC devleti, Suriye’den getirdiği çeteler başta olmak üzere Kürdistan’ın birçok yerinde demografyla oynamaktadır. Buna en iyi örnek Maraş’ın Teran mıntıkasında yerleştirilecek olan böylesine yapılardır.

Kürdistan’da demografyayı bilinç bir şekilde değiştirmeyi hedefleyen AKP rejimi, benzer bir durumu Suriye’nin Cerablus, İdlib gibi sahalarında da uygulamaktadır. Bu bağlamda AKP’nin bu politikalarını sadece bazı sahalarla sınırlı alma yerine, Erdoğan ve Bahçeli faşistlerinin bir çizgi olarak insanlık suçlarını yürüttüklerinin bilinmesidir.

Bunlar işlenirken bir müddet önce Bursa’dan Ahlat’a yerleştirilen Ahıska Türkleri gibi birçok farklı çevreleri de adım adım Kürdistan’a taşınma projeleri sürdürüldüğü bilinmektedir. Elbette bir yandan Kürdistan dışından farklı yapılar buraya taşınırken, diğer yandan da Kürdistan’ın yerel halkları sistematik bir biçimde çeşitli sürgün politikalarına maruz bırakılmaktadırlar.

AKP’nin somut uygulamaları kendi tarihlerine dayanmaktadır. 1880’lerden beri Osmanlılarla başlayıp İttihat-ı Terakki ile derinleştirilen bu süreç, TC cumhuriyeti ile birlikte bir konsept halinde yürütülmüştür. Ermenilere, Süryani-Keldani, Arap, Alevi, Êzîdî, Çerkez ve Kürtlere karşı sistematik olarak işlenen bu soykırımların belgeleri ile birlikte bugün ile bağını kurarak işlemek önemli olacaktır.

Şark Islahat Planı’nın şu maddeleri bile demograyla oynamanın bu faşist kültürde neyi içerdiğini rahatlıkla görmek mümkündür. Şark Islahat Planı’nın 5. Maddesi aynen şunları söylemektedir:

5. madde ise: “Van şehri ile Midyat arasındaki hattın garbında Ermenilerden metruk araziye Türk muhacirleri yerleştirilecektir. Bunun için idare-i örfiye mıntıkasındaki vilayette bulunan Ermeni emvali maliyece satılmayacak ve hatta Kürtlere icar dahi edilmeyecektir. Yugoslavya’dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelecek teşkil edeceği muhacirin evvelemirde Elaziz, Ergani, Diyarıbekir, Elaziz, Palu, Kiğı, Palu, Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl Dağı’nın şark ve cenubu ve Hınıs, Murat vadileri, Muş Ovası, Van Gölü havzası, Diyarı Bekir, Garzan, Bitlis hatlarında iskan edilecek. Bunlardan başka Rize, Trabzon Vilayetleri ile Erzurum Vilayeti’nin şimali şarki kazalarında mütekasif olan halktan inzimam ve muvafakatlar ile ve muhacirlerin iskanı için müttehez şeraitten istifade ederek Hınıs Çayı ve Murat Vadisi’ne ve Van Gölü’nün şimal mıntıkasına naklolunacaktır.  Şarka yerleştirilecek muhacirin ve yerli Türklerin iskan edilecekleri mıntıkalara kadar hükümetin vesait-i seriası ile nakilleri ve esnay-i nakilde iaşeleri ve evlerinin taraf-ı hükümetten inşası bir senelik iaşelerinin temini, hayvanat ve alat-ı ziraiyelerinin de kezalik taraf-ı hükümetten itası lazım gelir.  Türk muhacirinin yerleştirileceği Ermeni emvalini vesaik-i tasarrufiye ibraz edemeyerek ne sebeple olursa olsun işgal etmiş olan Kürtler çıkarılarak geldikleri eski yerlerine iade veya arzu ettikleri garpte hükümetin irae edeceği mahallere naklolunacaktır.  Yerleştirilecek Türklerin, Kürtlerin taarruzundan muhafazaları için tedabir-i mahsusa alınacaktır.  1341 senesinde azami 50 bin nüfus sevk ve iskan edileceğine nazaran: 1.000.000 Nakil masrafı otomobil, iaşe ve saire beher nüfusa 20 lira hesabile. Yani buraya nakledileceklerin masrafları karşılanacaktır.  Ayni veçhile 10 senede Yugoslavya, Bulgaristan, Kafkasya ve Azerbaycan’dan beş yüz bin nüfusun celp ve bâlâda arz edilen mıntıkaya yerleştirilmesi için 1343′ ten itibaren her sene bütçeye ekalli beş milyon lira tahsisat konması lazımdır.”  Bundan daha açık ve net demografyla nasıl oynadığını göstermek mümkün mü?

Evet, yukarıda ifade edilenler Atatürk zamanında gerçekleştirilmiştir. Ancak çok öncesinden bu işi planlı bir şekilde yürüten kişi Abdülhamit olmuştur. Abdülhamit taa 1880’lerde Kafkasya’da sözde Kürtleri getirterek Osmanlının birçok farklı yerlerine yerleştirmiş ve orada yaşayan halkları ise sürgün ederek alanın demografyasıyla oynamıştır.

Hem Osmanlıların, hem İttihat I Terakki’nin hem de Kemalizm Kürdistan’da sistematik olarak insanlık suçu işlemişlerdir. Şimdi ise bunların ardılları olan Erdoğan ve Bahçeli benzer ancak daha sert ve kaba yöntemlerle aynısı yapmaya çalışıyorlar.

Uzatmadan belirtelim ki, bugün Kürdistan’da işlenen insanlık suçudur, BM’nin tanımlamalarına göre ise soykırımdır. Eğer yaşanan bir soykırım ise o zaman başta Kürtler ancak genel olarak ise dostları meydanlara çıkmalı, beyin ve yüreklerini ayaklandırmalı, kimin ne imkanı var ise o imkanları kullanarak bu faşist soykırımcı çetelere karşı yargı yolunun açılması için mutlaka sefer olmalıdırlar.

Bu seferberliğin yolu ise bellidir: bireysel olur toplu olur, ancak her hâlükârda bir yolunu bulup bu çeteleri Lahey’e götürmek en temel insan olma görevidir.

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

Related Articles