Demirtaş umudumuzdur, dengemizi bozmayınız… – Kemal Bozkurt

Demirtaş’ın çoğumuzun anne babasını, Ege’yi Karadeniz’i, Marmara’yı, Akdenizi, İç Anadolu’yu etkilediği için hapse atıldığını bilmeyen mi var? Bu haliyle konu sadece Demirtaş değil memleket meselesidir de…

Söz çok ama vakit az…

Demirtaş, HDP Eşbaşkanlığına artık veda etmesi gerektiğini anlattı son mektubunda. Partinin prensipleriyle hareket eden, ilkeleri olan bir kurum olduğunu herkes biliyor. O halde isimlerin de önemi yok gibi gözüküyor. Kimi parti yöneticileri de bunu anlattı zaten hızlıca: “İsimlerin önemi yok…”

Yok mu gerçekten?

Mesela Kılıçdaroğlu değil de Tanrıkulu başkan olsaydı aynı CHP’de ne olurdu? İsim değişimi bir değişime işaret eder miydi? Bazen evet, bazen hayır… Erdoğan değil de Gül başkan olsa ne olurdu aynı AKP’de? Aynı ABD’de de Obama değil de Trump başkan olunca ne oldu? Milyonlarca ABD’li neden protesto etmek için yollara döküldü?

Milyonlarca insanın gördüğünü biz mi göremiyoruz? Ya da biz gerçekten bu kadar kişilere mi bağlıyız?

Demirtaş’a aşık mıyız? Neyiz?

Ne yazık ki isimler çok önemli… Doğal önderlik diye bir şeyi her parti yöneticisi bilir…

İsimlerin önemi yok diyenler önce kendi isimlerinden vazgeçmelidir öyleyse.

Demirtaş’ın partinin önünü açmak için Eşbaşkanlıktan ayrılmak istemesi, yeni dönemde aday olmaması onun açısından anlaşılabilir, ancak partinin ışık hızıyla bunu kabul edip, onu ‘anlaması’  işte bu kabul edilemez. Halklar da durumu anlar. Ki HDP kendi seçmenlerini zeki ve durumu anlar kabul etmelidir. HDP’nin verdiği varoluş mücadelesini biz de HDP’ye karşı vermek durumunda kalmamalıyız. Ki dün “‘Klavye militanları’ bu partiyi belirleyemez” de dendi. Buna daha sonra geleceğim ama önce meseleyi biraz daha konuşalım. Demirtaş’ın çoğumuzun anne babasını, Ege’yi Karadeniz’i, Marmara’yı, Akdenizi, İç Anadolu’yu etkilediği için hapse atıldığını bilmeyen mi var? Bu haliyle konu sadece Demirtaş değil memleket meselesidir de…

Halkın bu kadar sahiplendiğini parti de sahiplenmelidir. Ve bu dönem deneme yapılacak dönem değildir zannımca.

HDP’de iki dönem kuralı var, bunu biliyorum. Ancak bu nedenle cezaevine atılan birinin durumunu dışarıdakilerle bir ve eşit kabul etmek mümkün mü? Devrimciler cezaevlerinde zorlu koşullarda nasıl mors alfabesini yeniden icat ettilerse yine icat ederler. Ve icatlar aslında sakin zamanların işi değildir. Yetenek ve ilgi zor zamanlarda ne yaptığınla alakalıdır. Yoksa barış gelince herkes barış der zaten.

Elbette partide parlak ve yetenekli binlerce insan olduğunu HDP’nin kolektif bir yapı olduğunu da biliyorum. O yüzden binlerce tutuklusu var ya. Ancak bugün gözükmeyen ve acilen ihtiyacımız olan ‘yüksek’ yetenek yarın birdenbire gözükür mü? Bugün çarpıcı politika yapmayan yarın birdenbire başkan olunca yapabilir mi? Bilmiyorum. Ama “bir şeyin gelişi!” diye bir şey var onu biliyorum.

Sağın tek kişiye dayalı politika yapması, o kişi gidince partinin de gitmesi hep eleştirilir. Özal bunun tipik örneği. Özal yok parti de yok… Bunu şimdilik bir yana bırakarak söylemek gerekirse sağ kendisi açısından; zar zor bu insanı yetiştirdim diyor ve sahipleniyor. Sol asla bunu böyle yapmaz ama yetiştirdiğini de “ismin ne önemi var” diye hem de cezaevindeyken bırakır mı? Demirtaş yokmuş gibi nasıl yürüyeceğiz, o var işte ve orada cezaevinde yatıyor hâlâ…

İstediğiniz cümleyi kurun, bu en azından benim açımdan onu orada “bırakmaktır…”

Üzülerek söylüyorum Demirtaş’ın cezaevinde ürettiği politika kadar dışarıdakiler üretmiyor. Hâlâ adını bilmediğimiz vekiller var. Bunu bizim ilgisizliğimiz olarak da yorumlayabilirsiniz ve bu sizi rahatlatır ama halkı rahatlatır mı?

Demirtaş bu açıdan son referanduma da bakarak muhalefetin bir masa etrafında toplanması gerektiğini tekrar söyledi. Gerçekten de referandumda yönetim düzeyinde değil ama sokak düzeyindeki yan yana gelişler sayesinde İstanbul, Ankara ve İzmir’in başkanlığa karşı nasıl durduğunu hepimiz gördük.

Mesele tam da budur. Bunu 2019’da da başarmak. Ama bir yandan da hepimizi biliyor ve her yerde söylüyoruz; 2019 olmayabilir ya da olsa bile, sonuç beğenilmezse iptal edilebilir. O halde?

Şimdi tartışmalar iyice alevlendi ve bu iyidir, çünkü partiye karşı duyulan heyecan ve umutla alevin dozu çok alakalı. İlgi umuttan gelir. Elbette kimilerinin ilgisi ortalığı karıştırmak için de olabilir, ancak bu gerçeği görmemizi engellemez. Hoş, karıştırmak isteyenler de partinin güçlü ve etkili olduğunu istemeden de olsa kabul etmiş oluyorlar. Zayıf ve etkisiz bir partiyi kim niye karıştırsın değil mi? Tarihte bir başka partiyi böyle tartışan milyonlarca insanı görmek kolay mı? HDP yönetimi bu ilgiden bunalmak yerine sevinmelidir. Çok yazı geliyor diye şikâyet eden gazete mi olur? Yazı gelmiyor diye şikâyet olur. Şimdi bu ilgiye karşılık “Klavye militanları!” bu partiyi yönetemez denmemelidir, hele bir parti sözcüsü asla. Bedel ödemekle de süslememelidir cümlesini. Ortalık bedel ödeyen, cezaevlerine tıkılmış “klavye militanları” ile doludur bir yandan da. Sosyal medyayı kapatsam da mı açsam, açsam da mı kapatsam, diye düşünmektedir iktidar her gün. Sosyal medya sayesinde Ayşe öğretmenin cezasını 6 ay geriye çekmek zorunda kaldıkları bir dönemde bunu küçümsemek HDP sözcüsünün yapacağı şey midir? İşte tam burada mecburen kıyaslama yapacağım. Kendini eleştirenlere karşı “Sizi de seviyorum şapşikler”den bir anda “klavye militanları” söylemine hızlıca nasıl geçtik?

Demirtaş’ın Eşbaşkanlığı bırakmasını kabul etmek ne demek, bir de uluslararası bir organizasyon başkanlığına da önerilse keşke…

Tüm bunları HDP’ye üye olmayan ama eş, dost herkesin azılı HDP’li bildiği bir insan olarak, HDP’siz bir HDP’li olarak yazıyorum. HDP’nin yarattığı fark da buradadır. Bana bu duyguyu verebilmiştir…

Şimdi daldan dala atlayacak gibi gözüksem de öyle değil. İzin verin anlatayım Amedspor’u. Elbette biliyorum Amedspor sahaya 11 kişi ile çıkıyor ama Deniz Naki’yi alsanız takımdan ne olur, gerçekten geriye “10 kişi” mi kalır? Onun bir ruhu taşıdığını, 1’den fazla olduğunu eminim diğer futbolcu arkadaşları da anlar. Böyledir bazı karakterler… Neden ona Almanya’da suikast girişiminde bulunuldu? Şimdi ona saldırı varken, Deniz Naki Amedspor’dan ayrılıyor olsa “O başka mecralarda da o güçlü futbolunu sürdürecektir” deseniz ne olur? Kolayca kabul eder misiniz, ne oluyor dermez misiniz? Ki Demirtaş ve Naki çok benzer özelliklere sahipler. Ne kadar dara düşseler de asla “çemkirmiyorlar” kimseye.

Ben futbola meraklı değilim ama Amedspor’da Deniz Naki’den başka bir futbolcunun adını bilmiyorum diye beni suçlamazsınız umarım. Hiç ilgisiz olan birini dahi Amedspor’a baktıran bir futbolcuya da hakkını vermeliyim değil mi? Yoksa futbol kolektif bir iştir, der misiniz? E öyledir de bu durumu açıklar mı? Demirtaş’ın ve Deniz Naki’nin bir yeteneği var. Biri siyasete, diğeriyse “başka bir futbol mümkün”e baktırıyor herkesi. Siyasetten umudunu kesmiş, çaresiz insanları dönüp kendine baktırmış bir insan olduğunu siz de iyi biliyorsunuz. O cezaevinde olsa bile hâlâ bakmaktadır insanlar. Yeryüzünde birkaç dakika içinde birkaç bin RT alabilen başka kim var? Kolay mıdır bu? E sizde yazın, kâğıt kalem mi yok? Bilgisayar mı yok? Bu insanı HDP yarattı, Kürt politik hareketi yarattı, onun bu kadar etkili olmasından olsa olsa sevinmeliyiz.

Sonuçta adına siz ne derseniz deyin, hangi güçlü cümleyi kurarsanız kurun, yeni durum Demirtaş’ın nezdinde halkların politik olarak bugüne kıyasla ciddi oranda pasifleşmesine yol açar. O pasifleşirken aynı oranda kim aktifleşebilecek? Var mı o kadar vaktimiz?

Demirtaş överek veda edilecek biri değildir… “Sorun sende değil bende” diyerek, hoşça kal diyebileceğimiz birisi de değildir…

Bu isimler meselesine yine dönelim. Sadece Kürt politik tarihi değil, sol-sosyalist tarih de isimlerle, sembollerle doludur. O isimlerden birine “ne önemi var!” diyemezsiniz. Ahmet Şık isminin ne önemi var diyemeyiz, Metin Göktepe’nin de… O isimlerin yerine bir isim koymak isteyebilirsiniz elbette ama emin olun koyulabilse zaten koyarlardı başkaları çoktan. Nihayet insanlar hadi Ahmet’i koyalım, hadi Metin’i koyalım diye o isimleri koymuş değiller. O isimler öyle olduğu için koyulmuştur…

Şimdi Demirtaş’tan şu veya bu nedenle vazgeçmek istemeyenler (bu bir yandan isim meselesi gibi gözükse de politik meseledir diye tersinden söyleyebilirim) tartışıyorken, dün Ayhan Bilgen beni çok şaşırtan bir açıklama yaptı. Şaşırdım çünkü onun bu dille konuşacağına dair en ufak bir belirti ne görmüş ne de duymuştum. Aksine kendisine çok ciddi bir sempatim de var.  “HDP’de kararların klavye militanları tarafından alınmadığını, HDP’de ancak emeği geçenlerin, bedel ödeyenlerin karar verdiğini bildiklerini tahmin ediyoruz” deyiverdi.

“HDP cezaevi kapılarında büyüyen gençlerin, kadınların, çocukların partisidir. Böyle bir partinin cezaevlerindeki bırakın eşbaşkanlarını, milletvekillerini ve belediye başkanlarını, bu partiye hizmet etmiş hiçbir arkadaşını unutmayacağını, hiçbir arkadaşına vefasızlık yapmayacağını bütün HDP’liler gayet iyi bilirler. Ama birileri bizim tam da bu kongreye giderken planladığımız, hedeflediğimiz politik tartışmaları yapmayalım diye bu süreci nasıl göğüsleyeceğimize dair siyasi netliği birlikte oluşturmayalım diye, örgütsel eksikliklerimizle yüzleşip onları nasıl birlikte yenebileceğimize odaklanmayalım diye, sadece düzen partileri gibi isim tartıştırmaya çalışıyorlar” diye devam etti. HDP’nin kitlesel bir parti olduğunu unutarak söyleyiverdi…

Düzen içi ya da düzen dışı tüm partilerde isim tartışılır. Buradan kimsenin düzenci olduğunu çıkartamazsınız ama niyetiniz bu olmasa da partinizi daraltmak istiyorsanız bu şekilde konuşabilirsiniz. Sosyal medya tutukluları ile doluyken her yer hem de. Şu yahut bu düzeyde HDP’nin tüm oy verenleri bazen işten atılarak, bazen sahneden, bazen gazeteden, bazen şehirlerinden atılarak bedel ödüyor. Bedeller çarpıştırması mı yapacağız yoksa? Herkes “Bedeller CV’si” mi yazmalıdır yoksa?

Kaldı ki bedel ödemek bir başkasına ‘çemkirmek’ için midir? Roboski nasıl da olgundur mezarları başında konuşurken. Ki istedikleri kadar bize kızmaya hakları varken. Cizre, Sur nasıl da olgundur yıkılmış evleri başında ağıtlar yakarken. Ki bize istedikleri kadar kızma hakları varken.

Oysa HDP’ye bir şey demek değil, dememek sorundur. Kayıtsız kalanlar, “Parti büyüklerimiz bilir!” diyenler sorun olmalıdır. Ne güzel işte insanlar oturmuş partiyi kendi geleceği olarak kabul etmiş tartışıyor. Üstüne üstlük bu tartışma HDP’nin yükseliş zamanında içine doluşanlar değil, zor zamanlarında mücadele etmeye hazır insanlar tarafından yapılıyor…

Biliyorum büyük bir baskı altındayız hepimiz. Bazen sinirlerimiz de yıpranabiliyor. Ancak HDP ile bu tartışmayı yapabildiğime mutluyum bir yandan da. Bu kültür bu gelenek nasıl da diş ile tırak ile yaratıldı. O yüzden kimsenin de kolay kolay vazgeçeceğini sanmıyorum. Hele hele sona, güzel günlere bu kadar yaklaşmışken. İktidarın milli ve yerli profesörlerinin, doçentlerinin saçmalamalarının dozu arttıkça artık sinirlerinin iyice yıprandığını, içlerinde ne varsa “nasılsa kimse bir şey diyemez” diye ağız dolusu uyduruk konuştuklarını hepimiz görüyoruz.

Bu onların çürümesinin en büyük göstergelerinden biri. Çünkü eğitimcileri dahi böyle ve iktidardan kimse onlara “Ne yapıyorsun?” demiyor.

HDP’de ise öyle midir böyle midir diye özgüvenli bir şekilde tartışılabiliyor. Mutluluğa da, güzel günlere de işte böyle gideceğiz. Tartışarak, bazen birbirimize kızarak ama aynı yolun yolcusu olduğumuzu bilerek…

Türkiye yıkılmış, kapanmış parti deneyimi ile dolu insanlar ülkesidir bir yandan da. Türkiye muhalefeti, enerjisi partilerden uzaklaştırılmış insanlarla dolu. Toplamıştınız işte o enerjiyi, Voltranı oluşturmanın başka çaresi de yok çünkü…

Yoksa ben de çok iyi biliyorum partisiz olmak nedir, ne değildir…

Sendika.Org Emek Hareketinin Gündemi

Related Articles