Değerler Savaşı: Efrîn

2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırmacılar, yüzlerce yetişkin gence ahlaki değerler hakkındaki görüşlerini sorar.

David Brooks The New York Times’da bu gençlerin durumu hakkında şöyle yazar: “Ahlaki meseleler üzerinde düşünmek ve konuşmak konusunda ne kadar aciz olduklarını görmek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.”

Gençlerin çoğu, tecavüz ve cinayetin yanlış olduğunu düşünüyordu, fakat “bu uç örnekler dışında alkollü araç kullanma, kopya çekme ya da aldatma gibi konulara bile ahlaksal çerçeveden bakmıyorlardı.”

Örneğin gençlerden biri şöyle konuşur:  “Neyin doğru neyin yanlış olduğu beni pek ilgilendirmiyor.”

Birçok genç de şöyle düşünmektedir: ‘Doğru olduğunu düşündüğün şeyi yap. Yüreğinin götürdüğü yere git.’

Susanna Tamaro duyduysa herhalde saçlarını yolmuş olmalı.

Yürek kelimesinin bin yıldır ima ettiklerinin yerine “dürtülerin” geçmiş olması sadece ABD gençliğini değil Türkiye’nin de halini anlatıyor bence.

 

Kamusal alanda savaş

Kamusal alan, bütün sınıfların, kimliklerin, cinsiyetlerin ve dinlerin birlikte varolduğu alanlarımızın toplamı.

Bilinen bütün tarih, bu alanda hangi değerlerin hakim olacağına ilişkin savaşın tarihi aynı zamanda.

İnsanlığın, devletsiz, sınıfsız yaşadığı çağlardan sonra, kapitalizm çağına kadar, bu alandaki değerler savaşı, dinler arası savaş olarak gerçekleşti.

Çünkü değer sistemlerini ve buna bağlı hukuku dinler temsil ediyordu.

Merkezinde tanrı/allah’ın durduğu bu değer sistemleri, insanı ve onun gündelik yaşamını düzenleyecek, kamusal alanı tanımlayıp, biçimlendirecek sayısız emir tebliği ettiler.

Kapitalizmin şafağı ise bu alanda yeni bir savaşa tanık oldu; çoğumuzun okul kitaplarından aydınlanma, rönesans ve reform hareketleri olarak bildiğimiz bu süreçte, felsefe dinden koptu, bilimler felsefeden ayrıştı ve insanlık merkezinde dünyevi olanın durduğu bir değerler sistemini kamusal alana hakim kıldı.

Evet, dünyevi olanın; peki insani olanın mı?

Bu soruya olumlu yanıt vermemiz imkansız.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; dünyevi olanı insan değil para/sermaye tanımlıyor son 500 yıldır.

Para tanrısının egemenliğindeki bir değerler sistemi, tanrılarıyla birlikte dinleri ve iki ateş arasındaki şaşkın insanlığı kenara itip; kendi hükümranlığını kurmayı başardı.

Kapitalizm öncesi toplumlarda toprak kölesi olan bizler de artık fabrika ve plaza köleleriyiz.

 

Medeniyetler Savaşı

Medeniyetler savaşı olarak, takdim edilen de eski tek tanrılı dinlere tapanlarla, para tanrısına tapanlar arasındaki savaştan başka bir anlam taşımıyor.

Para tanrısı terimini katiyen mecaz olarak kullanmıyorum.

Her tanrının varlığını, hukukundan anlarız. “Adalet mülkün temelidir” yalanı, para tanrısının en çok kabullenilmiş sözü.

Hepimiz tecrübeyle biliyoruz ki, bütün sınıflı toplumlarda mülk adaletin temelidir.

Mülksüzlere sunulan adaletle, mülk sahibi sınıflara sunulan adaletin farkını yaşayarak öğrendik.

Üstelik, her iki kamp da düşmanın silahını düşmana karşı kullanma becerisine sahip; dinbazlar parayı, paracılar dini çok başarılı biçimde kullanıyor.

Ve ne yazık ki, karşılıklı güç tahkimatlarını, kitleler nezdinde ürettikleri rızayı bu tür silahlarla sağlıyorlar.

Örneğin selefi cihatçılık ve IŞİD gerçeği küresel çapta süren bu savaşın en sert, en şiddetli görünümlerinden biri, belki de en belirleyici olanı.

Sadece çete diyip işin içinden çıkmak bizi rahatlatabilir; ama bunun bir değerler savaşı olduğunu da görmezden gelirsek, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmamız imkansız.

Para tanrısının fetih savaşları tarihini hatırlayın, Azteklerden başlayarak, sömürge savaşlarının sebeb olduğu soy kırımları hatırlayın, IŞİD barbarlarından hangi konuda farkları vardı.

Soykırım metodları bakımından mi, işgal ve ilhak ettikleri toplumların değer sistemlerine dönük kıyım bakımından mı?

Bu kez savaşın kazananı para tanrısı ve onun ruhbanları.

Dinlerin tamamının hedef olarak koyduğu tanrıya ulaşma kuralı; yerini paraya ulaşma kuralına bıraktığından bu yana; yazının başındaki gencin sözleri bir manifestoya dönüştü; “ne bahasına olursa olsun paraya ulaş.”

Gözlerinizi bir an için kapayın, elinizi vicdanınıza koyup düşünün, özellikle son 30 yıldır bu kuralın arkasında veya etkisinde olmayan kaç kişi tanıyorsunuz?

Hiç bir insan teki doğduğunda değerler paketiyle gelmez. Değerler verilmiştir, yani öğreniriz.

Tarihin tanık olduğu bütün değer sistemleri içinde ise eskimemiş, kirletilememiş olanlar; Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk ve dayanışmadır.

 

Üçüncü yol, Kobane, Afrin kriterleri ve HDK

Bir an için iddiaları kabul edelim, PYD velev ki PKK’dir.

Bu iddiaya göre “PKK/PYD teröristleri” Dünyayı kandırmak için Rojava’da şu dibaceyle başlayan bir anayasa ihdas edilmesini sağlamış.

 

“Giriş

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır. Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.

Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir.”

 

İşte PYD’nin bütün Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) gibi kendi siyasi çizgilerinden üçüncü yol diye söz etmelerinin sebebi bu.

Ortadoğu’nun hayatına nizam vermek isteyen iki tanrının  fetih orduları karşısında, üçüncü Dünyevi değerler sistemini savunuyor; bu değerler sistemiyle bir Ortadoğu kurulması için mücadele ediyor; silahlı işgalcilere karşı, silahlı nefsi müdafaa haklarını kullanıyorlar.

Türk toplumundaki tüm demokrat, sosyalist, özgürlükçü kesimlerin de bu gerçeği, toplumun diğer kesimlerine anlatması ve bu mücadeleye destek vermesi kendi çıkarımız için şart.

Bu savaşta hangi tarafı desteklediğiniz Türkiye’ye, çocuklarınıza torunlarınıza nasıl bir gelecek hayal ettiğinize bağlı.

Türkiye’de üçüncü yol çizgisini temsil eden de KÖH ve onunla birlikte mücadele eden Türk demokrasi güçleridir. Şu anda bu dinamiğin buluştuğu çatının adı da Halkların Demokratik Kongresi (HDK)’dir.

Merkezi iktidarlara inanmayan, liderlerin değil örgütlü halkın zaferine inanan, adem-i merkeziyetçi, çoğulcu, cinsiyet özgürlükçü, ekolojik bir ekonomiden yana, insanı merkezine alan ve parayı olabildiğince insanın hizmetine koşan yeni bir ülkeyi arzu edenler için Efrin direnişi, Kuzey Suriye Federasyonunun savunulması, yeni bir ülkenin savunulmasıdır.

HDK, tam da bu vaadin kanıtı olarak önerildi ve kuruldu. (HDP kongrenin seçimler için ihdas ettiği bir araçtır.)

Bizi amacımıza ulaştıracak aracın, amacımıza uygun olma zorunluluğu bakımından; merkezsiz, lidersiz, yatay, çoğulcu, meclislere ve bireylere yaslanan, muhalefet blokunun çokluğunu ve çeşitliliğini taşıyabilecek bir araç olarak düşünüldü ve önerildi.

Önce ve aciliyetle bu yapıyı gerçek inandırıcı bir kanıta çevirmeli; sonra toplumda mevcut düzene karşı birikmiş bütün itirazı ve değişim talebini bu nehre akıtmalıyız.

Bu değerler savaşını, geleneksel araçlarla kazanmamız imkansız.

Araç seçimi bile doğrudan değerler savaşına dairdir.

Kazanırsak, bu günden yarına para tanrısının kökünü kazıyamayabiliriz; ama hayatımızı her düzeyde belirlemesini engelleyecek, bir çok zeminde, örneğin eğitimde, sağlıkta, kültürde, sanatta vb. bir çok alanda insani değerlerin hakim olacağı, bir kamusal alan, büyük ölçüde kendi kendine yeten yeni bir ülke yaratabiliriz.

Elbette bu mücadele hiç de kolay, dikensiz gül bahçesi değil.

Ama yapacağımız seçimler kendimize nasıl bir yaşamı layık gördüğümüzle çok ilgili.

 

 

 

 

Related Articles