Bir tasavvura konuk olunca…

Hani bazı oyuncaklar vardır. Çocuklar uğraşır uğraşır, parçaları yerleştirir, bütünü bulurlar. Burun yanlışlıkla ayağın yerine gelse, önce güler sonra da bütün ciddiyetlerini takınıp, takdir toplamak için, hızla müdahale ederler ya…

 

İşte böyle, yaşamın parçalarını birleştirmeye çalışıp, bütüne doğru giderken, takdir toplamaya çalışan bir çocuk gibi değil, yaşamı orada, o kâğıtların üzerindeki büyülü dünya gibi kurmaya çalıştınız mı hiç?

Yaşamın parçalarını birleştirirken, ‘tüh’ dedirten, ‘lanet olsun’ dedirten şeylerin sayısı fazla çıkıyorsa eğer, yanlış oyuncak almışsınızdır.

 

Yani öyle yıldızlara yakın, yıldız gibi oynamak varken, yıldız gibi kayıp, dilekleri üzerinde toplayan bilim ve mistisizm karışımı bir ışıltı olmak varken, altta durup neden dilek tutalım ki diye düşündünüz mü?

Ben bir tasavvur gördüm, bir rüya demiyorum, bir düş değil, bir tasavvur gördüm. Dokundum, değdim, güldüm, ağladım, sevdim…

 

Bir tasavvura konuk oldum ben. Biz öyle kelebek gibi, kol kola, kıvılcım olup, odun ateşi yüzümüze değdiğinde, yaşamın ve yaşanılanların etrafında dünyanın en güzel zılgıtlarını çektik.

 

O gece, yıldızlarla yer mi değiştirdik bilmiyorum. Ben diyorum, ben o gece, karanlığın güzel kızlarının ışığına değdim. Yüreğim kamaştı, gözlerim alev, sıcak…

Ben bir tasavvura konuk oldum, evet…

Çatlak ellerdeki, mat saçlardaki kadınlığı hissettiniz mi hiç? O ellere dokunup, yüzünüzü yıldızlara değdirdiniz mi?

 

Bir çocuğa varlığınızı teslim edip, dünyanın tüm çocuklarının tebessümünü yollara dökülmüş çakıllar gibi adım adım izleyip, masallardan geçtiniz mi?

 

Size sormuyorum, soru kipleri gibi durmasın, bunlar yaşamın duvarından silindi çoktan. Tüm heceler, tüm dizeler, tüm dil kuralları değişti. Ben değiştim…

Bir tasavvura konuk oldum…

İzlere dokundum, her izi izleyerek, kendi izimi sürerek, dünyanın en korkunç, en cesur, en uzun, en ağır destanının misafiri oldum.

 

Şu kısacık hayatta, kelebek olmasak bile, kelebek zarifliğindeki kadınlarla, öyle uçup kondum dallara…

 

Yaşamım dallarda asılı kaldı. Şimdi ben size böyle tasavvurumu anlatmaya çalışırken, bir baktım ellerim, yüreğim asılı kaldı.

 

Yaşamın çok başlılığı, amatör sistemlerin, amatör iktidarların idaresine benziyor. Adaletsiz, keyifsiz, haysiyetsiz, gururlu, cesur, öfkeli, umutlu…

 

Öyle karmaşık bir dünyaya kelebek olup bakınca, üç günün güzelliğinin kıpırtısını hissediyorsunuz. Telaş değil asla, yanılgıdır bu.

Böyle neyi nasıl, nereden başlayarak anlatacağımı düşünürken, kendi iç dünyama gezintiye çıkardım sizi. Bağışlayın… Söyleyemeden edemiyorum, bir sırrımı veriyorum çünkü. Hangi sır paldır kültür anlatılır ki?

 

Yıldız olmayı, kelebek olmayı, kıvılcım olmayı nasıl anlatabilirim ki?

 

Biz kadınlardık, karanlıkta, dağların arasında, yıldızların kucağında, kol kola, nasırlı eller kenetlenmiş, söyleyip döndük ateşin etrafında.

 

Hepimiz aynı özün etrafında aynı renk, aynı yürek kıvılcımlardık. Duydunuz mu hiç sesimizi?

 

Related Articles