“Bir şeyler kıpırdadı”

Einstein’ın bilim insanı olarak yeterince ünlendiği bir dönemde, rivayet odur ki parası ve gücü yerinde bir Amerikalı tüccar, kendisinin parasıyla sağladığı güce karşın Einstein kadar tanınmadığını düşünerek buna içerler ve bunun nedenini sorar soruşturur. Sonunda Einstein’ın “görelilik kuramı” denen bir kuramın yaratıcısı olduğunu ve bu nedenle bu kadar meşhur olduğunu öğrenir. Nasıl olur da bir kuram nedeniyle bu kadar tanınır bir insan, der ve Einstein’ı ve bu kuramı merak eder. Nüfuzunu kullanarak Einstein’a ulaşır ve onunla sohbete başladığında “Bana bu görelilik kuramını anlatır mısın?” der. Einstein başlar enerji, kütle, bir kütlenin enerjiye dönüştürülebileceği vs anlatmaya ama gelin görün ki bizim tüccar hiçbir şey anlamaz ve bir daha bir daha baştan sorup anlattırır. Tüccarın zekâsı, anlaşılan o ki parası kadar değildir ve Einstein bunun böyle olmayacağını anlar ve son olarak şöyle der:” Bir şeyler kıpırdadı.” Tüccar toparlanır ve “Şunu böyle kolayca anlatmak varken neden zor yolu seçiyorsun?” der. Bizim tüccar görelik kuramını bir çırpıda anlamıştır artık!

 

Birkaç gün önce yayımlanan 695. ve 696. KHK’ler ile yine pek çok insan işinden edildi, kimi yayın organları kapatıldı ama en çok ses getiren madde, 696 sayılı KHK’de yer alan “ darbe girişimi ve terör eylemlerinin bastırılması için hareket ettiği” ileri sürülen sivillere cezaî sorumsuzluk getiren madde kuşkusuz. İlk bakışta demokrat, özgürlükçü, sol, sosyalist ve marjinal grupların tepki ve kaygı ile karşıladığı bu noktaya biraz daha yakından bakılmasında fayda var. Saray’ın devlet katındaki gücünü iyiden iyiye hissettirdiği bir süreçte böyle bir maddenin varlığı bir yönüyle paramiliter güçlerin önünü açan ve toplum içi çatışmanın önünü açan bir nitelik taşıyor. Hatta diyebiliriz ki bir iç savaş bile değil tek yanlı, sözünü ettiğim muhalif grup ve insanların katliamına kapı açıyor da diyebiliriz. Ancak bu noktayı bu kadarla sınırlamak, Einstein’ın anlatabilme derdiyle kolaycılığa teslim olması gibi, bizim de kolay anlamaya teslim olmamıza işaret eder. Oysa, meseleye 15 Temmuz ve sonraki süreçte iktidarın sadece barış akademisyenlerine ve yaklaşık 150 bin kişiye reva gördüğü ihraç ve soruşturmalar bağlamıyla sınırlamadan bakabilirsek belki daha ufuk açıcı olacaktır.

 

Erdoğan, AKP ve devletin işleyişindeki sürtüşmeler, yukarıda andığım kaygıların gölgesinde kalamayacak denli güçlü göstergeler sunuyor. 15 Temmuz sonrası sürece bakıldığında Erdoğan, OHAL ilan edilir edilmez, önce, darbe girişimine karıştığı ya da yardım ettiği şüphesi adı altında Fetullahçı olduğu söylenen pek çok asker ve polisi tasfiye etti. Ardından bütün kurumlarda bir tür cadı avı başlatıldı ve bu uygulamayla da pek çok sivil kamu kurumlarından atıldı. Ancak bu uygulamalar işin bir yönünü gösteriyor. Güvenlik, salt kolluk gücünde tasfiye ve yeniden yapılanmayla sağlanacak bir konu değil çünkü bütün bu çatışmaların su yüzüne çıkmaya başladığı 17- 25 Aralık operasyonlarına dikkatle bakıldığında, suyun altında kapitalizmin altın kuralına tamı tamına uyan bir sorun var: para ve onun bölüşülmesi. Marx’ın “muazzam metalar yığını” diye tanımladığı “kapitalist toplum” un temel açmazlarından birisi de o yığının paylaşımı dolayısıyla çıkacak karmaşa ve savaşlardır. Türkiye de kapatılan ama Amerika’da Reza Zarrab’ ın yargılanmasıyla ortaya dökülen itiraflara kabaca bakıldığında bile ortada muazzam bir para akışı; daha doğrusu yolsuzluk ve rüşvet iddiası var. Paranın temerküzü kadar paylaşımı için de yalan, hile, entrika vazgeçilmez figürlerdir ve bunlar birilerinin başını yakar; yakıyor.

 

AKP iktidarının dış politikada 15 yıldır sürdürdüğü politikalar, Türkiye’nin bugün yaşadığı yaşamsal krizin bir başka nedeni. Irak, Suriye, İsrail, Rusya, Almanya ve en son da Amerika ile ortaya çıkan sorunlar, gerçekte, büyük oranda iç politikada “aslan görünme” anlayışının yansımaları olması yanında içi boş bir “Osmanlıcılık” anlayışının iflası olarak karşımızda.

 

Mevcut sıkıştırmaların basıncı Erdoğan’ın ipleri bir başına tutup daha da germesine bağlı olarak iktidar duvarında da delikler açmaya başladı. Davutoğlu, Arınç gibi önemli görevler üstlenmiş partililerin tasfiyesi ve basın aracılığıyla itibarsızlaştırma operasyonlarını, çeşitli belediye başkanlarının tasfiyesi takip etti. Geldiğimiz noktada, Abdullah Gül ve Arınç’ın 696. KHK eleştirilerini görüyoruz. Asker ve polislerin boş silahlarla karşıladığı tören kıtasındaki Erdoğan, bu toplumun karşısındaki en gerçek Erdoğan’dır bugün. Kimseye güvenmeyen, kimsenin inisiyatif almasına izin veremeyecek bir yere kendisini hapsetmiş bir Erdoğan. O halde şunun söylenmesi gerekiyor: 696. KHK’de yer alan “darbe girişimi ve terör eylemlerinin bastırılması için hareket eden sivillerin” cezadan muafiyeti hükmü, muhalefeti, sol grupları gözeterek çıkarılan bir kararnameden çok, Erdoğan’ın önce TSK içindeki potansiyel “darbecileri” sonra da bunlarla dirsek temasında olabilecek sivilleri; hatta AKP içinden kendisine karşı çıkabilecek olası muhalefeti gözettiği, onlara gözdağı verdiği bir kararname olarak görünüyor. Erdoğan, 15 Temmuz’u konu ederek aslında olası bir kalkışmanın, oy aldığı ve büyük oranda doğrudan kendisine bağlılığını test ettiği kitle ile nasıl bastırılacağını deklare etti bu kararname ile. Olası bir kalkışmanın öznesinin kendisine baştan beri muhalefet eden demokrat, özgürlükçü, sol, sosyalist kesim olmayacağını düşünmemesi olanaksız gibi. O nedenledir ki paramiliter güçlerin sözünü ettiğim insanlara uygulayabileceği katliam olasılığını da hesaba katsak da yine esas mesele devletin içindeki güçlere verilen mesajdır. Son söz olarak: Einstein’ın kullandığı anlamda olmasa da ülkede, içimizde bir şeyler kıpırdadı.

AHMET BÜLENT ERİŞTİ

27 Aralık-2017

Related Articles