Bir Hegemonya’nın Sonuna Doğru

Son ABD başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump’ın kazanmasının dünyada yarattığı şaşkınlık gayrimenkul zengini “şımarık” bir kapitalistin başkan olmasından değil, vaatleriyle ekonomik, siyasi ve askeri alanlardaki ABD emperyalist hegemonyasının yol ayrımına gelmiş olmasıdır. Trump’ın başkanlık yarışındaki vaatleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist sistemin ideolojisine damgasını vuran argümanlara karşı açık cephe açmış durumda. Trump;
-Korumacı dış ticaret ekonomi politikası izleyeceğini, işgücü ve sermaye hareketliliğini sınırlayacağını,
-ABD’nin müttefiklerinin kendi askeri bütçelerini arttırmalarını, ABD’nin güvenlik garantilerini sınırlayacağını, silah zoruyla rejimleri değiştirmeyi gündemlerinden çıkaracağını,
-ABD’yi enerjide bağımsız hale getireceğini,
-Meksika sınırı başta olmak üzere Müslüman nüfusunun ABD’ye girişini sınırlayacağını,
-Trans Pasifik Ortaklık (TPP) anlaşmasına son vereceğini, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) yeniden müzakere edeceğini vadediyordu.

İşte piyasaları alt üst eden, şaşkınlık yaratan, dolarda zaman zaman iniş çıkışlara neden olan bu vaatleridir. Bu vaatler, hem ideolojik ezberlere hem de küresel kapitalist paradigmalara savaş niteliğindedir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya siyaset sahnesine çıkan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel emperyalist güç haline gelen ABD’nin, gelecekte nasıl bir yol izleyeceğine dair iki temel argümanla karşı karşıyayız. “Güvercin” ve “şahin” olarak adlandırabileceğimiz politikayı işleyen iki önemli iktisatçının Jeffrey D. Sach*(4 Ocak 2017) ve Nouriel Roubini’nin** (6 Ocak 2017) makalesi*** yayınladı. Bu iki aks üzerinden yürüyen tartışmanın, dünya sisteminin geleceğinin anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

DÜNYA VE BÖLGESEL GÜÇLER İLE İŞBİRLİĞİ

Jeffrey D. Sachs, gelinen noktada bölgesel ve küresel bir işbirliğinin ABD için kaçınılmaz olduğunu düşünen bir iktisatçıdır. Çin’in yükselişi, Hindistan’ın dinamizmi ve Afrika’nın yükselen nüfusu ve hareketliliği, Rusya’nın boyun eğmeyen tavrı, Ortadoğu’da kontrolün kaybedilmesi ve Latin Amerika’nın ABD’nin de facto hegemonyasından kurtulma istekleri Sachs’a göre, ABD’nin gücünün sınırlarına ulaşmasına neden olmuştur.
Bu noktada ABD, iki seçenekle karşı karşıya gelmiştir. Biri küresel işbirliği, diğeri ise bu hegemonya kaybından dolayı agresif ve askeri tavırdır. Sadece ABD’nin değil, dünyanın geleceği birinci seçeneğe bağlıdır. Tehlikeli ve iflas ettiren silahlanma yarışı (siber, nükleer), yok olma riskiyle karşı karşıya olan bio çeşitliliğin geleceği, zehirlenen okyanuslar, küresel ısınma, kuruyan gıda kaynakları, sahil bölgelerinin karşı karşıya kaldığı riskler işbirliğini zorunlu kılıyor.
Agresif ve askeri tavır, bugüne kadar ABD’nin kullandığı ancak sürdürülemez hale gelen diğer seçenektir. “Uzlaşma” ve “işbirliği”, ABD’nin hegemonyası boyunca politik kültüründe olmayan iki kavram… İki kutuplu dünyanın sona ermesi de bu politikasını değiştirmemişti. Hatta Afganistan, Irak, Güney Sudan, Libya ve Ortadoğu’daki savaş politikaları yerkürenin tamamını terör ve savaşlarla yüz yüze getirmiştir.

Sachs, ABD’nin artık çok kutuplu bir dünyanın daha güvenli olabileceğini anlaması gerektiğinin düşünüyor. Bölgesel birçok gücün ortaya çıkmasının ABD için tehdit olarak algılanmaması gerektiğini, tersine yeni bir refah döneminin ve yapıcı problem çözme çağı için bir fırsat olacağını düşünüyor. Naifçe görülebilir ancak kaçınılmaz olan da budur.
Burada sorun şu ki: küresel işbirliği ve diğer ülkelerle bir anlaşmaya varmak taviz vermektir. Emperyalist bir güç olarak ABD’nin böyle bir alışkanlığı ve kültürü yok. ABD’de her iki parti, ortaya çıkan yeni bölgesel güçleri kendisine tehdit olarak algılamaktadır. Bu tarihsel birikimle Trump’ın vaatlerini Pentagon ve istihbarat örgütlerine kabul ettireceğine inanmak zor görünüyor.

DÜNYANIN JANDARMALIĞINA DEVAM

ABD’de yerleşik ve hakim olan ikinci görüş, Roubini tarafından derli toplu bir şekilde dile getirildi . ABD’nin emperyalist ve hükümran politikalarının devamı dünyanın istikrarı ve geleceği için kaçınılmaz görülüyor. Roubini’ye göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan liberal ticaret düzeni, daha fazla sermaye hareketliliği, refah politikaları Avrupa, Ortadoğu ve Asya’da NATO ve benzeri güvenlik kurumlarının varlığıyla destekleniyordu. Roubini, bundan vazgeçmenin bu kurumların güvenliğine gölge düşürdüğünü, kurulan düzenin tehlikelere açık hale geleceğini düşünüyor.
Roubini, ABD’nin kendi kabuğuna çekilmesini 1920-1930’larda denediğini, bunun İkinci Dünya Savaşı’nı ortaya çıkardığını düşünüyor. Aynı hatanın tekrarı küresel bir anlaşmazlığın ortaya çıkmasına neden olacaktır. Avrupa Birliği’nde bu sürecin Brexit ile başladığını, ABD’nin Avrupa’da aktif olmadığı alanları Rusya’nın intikamcı duygularla dolduracağına inanıyor. Aynı şekilde ABD, Ortadoğu’da da Sunni müttefiklerine desteğini çekerse bölgesel bir savaşın patlak vereceğini düşünüyor. Benzer kaygıyı TPP’nin iptali halinde Pasifik Okyanusu ve Güney Asya için de dile getiriyor.
Kısacası, küresel emperyalist politikaların ısrarla devam etmesi gerektiğini, yükselen yeni bölgesel güçlerin (Çin, Rusya, Hindistan, İran..) dünya düzeni için tehdit oluşturduğunu, küresel kapitalist sistemin kurumlarıyla birlikte büyük bir felakete götüreceğini iddia ediyor. İşte ABD’de hakim ve değişmeyecek gibi görünen paradigmasının tarifi…
Her iki görüşün ortak paydasını küreselleşme karşıtı, korumacı ekonomi politikalarına itiraz oluşturuyor. Bu kapitalist sistemin amentüsüne saldırı olarak görülüyor. Gerçi ABD her zaman küreselleşme retoriğinin kurallarını çiğnedi. Rakip ülkelere tarife dışı birçok engel çıkardı. Oyunu kuralına göre hiç oynamadı. Trump, küreselleşmeye savaş açarken, korumacı dış ticaret politikalarına Çin de müdahil oldu.
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Davos’taki konuşmasında, şunları söyledi: “…Beğenmezseniz de küresel ekonomi bir büyük okyanustur. Sermayenin, teknolojinin, malların, endüstrilerin ve insanların ülkeler arasındaki akımını kesmek, okyanus sularını göllere, ırmaklara akıtmak gibidir. Tarihsel eğilime ters düşer. Ancak küresel gelişme düzensizdir. Bu nedenle insanların beklentilerini karşılamıyor. Bu güçlükleri, yeniliklerin sürüklediği, dengeli, hakkaniyetli, kapsayıcı bir gelişme modeli oluşturarak aşmalıyız.” (akt. K. Boratav, İleri Haber)

Neresinden bakılırsa bakılsın dünya sisteminin yapısı çatırdıyor. Tarihsel koşullar ABD emperyalist hegemonyasının gücünün sınırlarına geldiğini gösteriyor. Yeni küresel güç odaklarıyla küresel kapitalizm yeniden şekilleniyor. Sıkıntının kendisi bunun nasıl olacağı.

*Jeffrey D. Sachs, Columbia Üniversitesi’nde Sürdürülebilir Kalkınma, Sağlık Politikaları ve Yönetimi Profesörü ve Yeryüzü Enstitüsü Direktörüdür. Ayrıca Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Direktörlüğünü de sürdürmektedir.
** Nouriel Roubini, Macro Associates CEO’su ve New York Üniversitesi, Stern School of Business Profesörüdür.
***Makaleler Dünya Gazetesinde yayınlandı.

Related Articles