Bir gazeteci basketbol oynamaya kalkınca

Merhaba, eğer kazaen merak eden okurlar varsa Zanzibar’daki tatilim fena geçmiyor. Hele hele Londra’nın kar altında olduğunu öğrenince daha bir tadını çıkarmaya başladım. Sizin anlayacağınız biraz daha buralardayım. Ulaş ve arkadaşlarıysa burada kalmam için üstün gayret içinde. Ne kadar desem “benim mekanım Londra” falan diye, dinlemiyorlar, burada da kovacak kâbus bulunur elbet diyorlar ama ben pek sanmam, çünkü buralar fazla güneşli.

Neyse asıl vazifemize geçelim. Dedektifinizi dört gözle bekleyen okurlar olduğunun farkındayım. O yüzden hemen lafa girelim, ilk konuğumuz aslında ikinci keredir kendisini ağırlamaktan onur duyduğumuz Ceyda Karan. Haşin bakışlarını Rusya’da nereye taşınsam kaygısıyla Moskova’da emlak fiyatları check etmekten kaldırdığı bir an Trump’ın Kudüsü başlıklı bir yazıyla(http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/881943/Trump_in_Kudus_u.html) bizi aydınlatmış. Yazıda tarihsel bilgiler sıralanırken, bugüne dair de aşağı yukarı her ilgilinin paylaşabileceği düşünceleri dile getirmiş. Sağolsun…

Fakat yazının sonunda ani bir sıçramayla topu adeta potaya çakmak istemiş, ama top sekip dışarı çıkıyor:Yine de bence niyet ‘Yahudileri denize dökmek’ değilse eğer, her koşulda Filistinlilerin gündemine ve mücadelelerine ‘eşit vatandaşı’ olabilecekleri ‘tek devletli bir çözüm’ ufku girmesi hayırlı. Sola ise boş sloganlar değil, en başta ‘Filistinli Araplar ve Yahudilerin nasıl barışacağı ve yaşayacağıyla’ alakadar olması düşer.

Basketbol’da şut atmayla ilgili bazı temel kurallar var. İlki şut ayaktan başlar, el parmaklarında biter, bunun için iyi bir senkronizasyon şart. Şutu atarken potaya konsantre bir halde sıçrıyorsunuz ve aynı noktaya düşüyorsunuz. Sayın Karan sayı yapamadığı gibi sıçradığı noktayla, ayaklarını yeniden basmaya çalıştığı yer arasında epey bir mesafe olduğunu fark edemeyecek kadar oyuna kendini kaptırmış. Benim naçizane tavsiyem bildiği işi yapsa, basketbolu da başkalarına bıraksa ya da istirhamlarını daha anlaşılır bir biçimde ortaya koysa, güzel olur. İki büyücek hapisanede yaşam savaşı veren Filistinliler için “tek devletli çözüm” gibi lafların pek bir anlamı olduğunu sanmam. Bunu gidip İsrail yönetimine anlatsa daha iyi olur belki.

Ha siyaset yapmak istiyorsa kimsenin engelleyeceğini düşünmüyorum. Ama sola hem hakaret edip, hem de tavsiye vermeye gelince pek gülücükle karşılanmayacağını sanırım kendisi de kavrayabilir.

Masallar ve gerçekler

İkinci misafirimiz de ikinci kez ağırladıklarımızdan sayılır. Gerçi ilkin de Sayın Ufuk Uras’a takılma basiretsizliğinden dolayı biraz hırpalamak zorunda kalmıştık. Sayın Erol Katırcıoğlu’nu iyi niyetinden emin olduğumdan bu kez biraz daha ciddi bir biçimde reformist aklın açmazlarını Peru örneği üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Sayın Katırcıoğlu’nun Channel N’in hikayesi başlıklı yazısında(https://www.artigercek.com/channel-n-in-hikayesi) Peru ile ilgili bir çok eksiklik var. Mesela, Fujimori’nin nasıl iktidara geldiği, diktatörlüğü sırasında sola ve halka karşı uyguladığı terör kampanyaları ve bütün bunlar yapılırken ABD’nin bölge siyaseti nedense unutulmuş. Bunlar olmayınca geriye Fujimorilerden kurtulmak için mucize arayışı kalmış. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılı durumda bu normal, bunu anlayabiliyorum. Fakat kendi uydurduğumuz masallara inanırsak, diktatörlüğün bir göz kırpmasıyla yok olacağı yanılgısına da kapılabiliriz. Nitekim Peru’daki değişimi Channel N sızıntısı ve sonrası halkın sınırlı muhalefetine bağlamak yanıltıcı olur. Burada unutulan önemli faktörlerden biri ABD’nin bölge siyasetinin önemli aktörlerinden biri artık yapacağını yapmış, binlerce insanı işkence ve ölüme sürüklemiş, devrimci muhalefeti etkisizleştirmiştir. On yılın sonunda tıpkı Panama diktatörü Manuel Noriega gibi ya da Pinochet gibi bir fazlalıktır. Bu yüzden tasfiye zamanları gelmiştir. Fakat bu değişimler Latin Amerika’nın (Arjantin hariç) neredeyse hiç bir ülkesinde ne diktaların kanlı eli orduya pozisyonunu kaybettirdi ne de temsil ettiği kesimlere. Nitekim köklü bir hesaplaşmanın olmadığı Peru’da bugün herhangi bir konuda ciddi muhalefet gündeme geldiğinde, iktidar anında sıkıyönetim ilan edebilmekte. Ayrıca yönetimler yolsuzluk batağında. Şu anda Fujimori sonrası iki başkan A. Toledo ve O. Humala uluslararası yolsuzluktan yargılanıyorlar. Peru aynı zamanda ABD’nin bölgede askeri üssünün olduğu ve gerektiğinde jandarma olarak kullandığı ülkelerden biri. Peki neden kurtulmuş olduk? Aslında mucize diye gördüğümüz şey belki de bir göz boyamadan ibaretti.

Diktatörlük dönemiyle her düzeyde ciddi hesaplaşmanın yaşandığı Arjantin’e dahi bakacak olursak aslında içeriden, reformist bir geçişin başarılı olamadığını görürüz. Arjantin’in sağcı iktidarı on yıllar boyunca halkın mücadelesiyle elde ettiği kazanımları, şimdi bir kalemde silmek için uğraş verirken, geçmişte cunta geldiğinde şenlik yapan kesimler, bugün cuntacılara af çıkarmaya çalışan Mauricio Macri’yi de alkışlıyor.

Sayın Katırcıoğlu kusura bakmasın ama Erdoğan rejiminden kurtulmak istiyorsa, bu işte masalın faydası ancak bir yere kadar.

Biraz tekrar pahasına bitirmeden durumu özetlemek istiyorum. Fujimori dönemi tıpkı Türkiye’de şimdi olduğu gibi bir kanlı bir diktatörlük periyoduydu. Evet orada da “seçimler” vardı. Fujimori iktidarının ABD ile ilişkisi kukla olmanın ötesinde değildi. Bugün Erdoğan rejiminin dans edebilmesi için ise elverişli bir konjonktür, belli bir toplumsal ve uluslararası destek olduğunu unutmayalım. Hakikatten köklü bir değişiklik istiyorsak fantaziye değil gerçeğe sarılmak zorundayız.

Medya Dedektifi

13.12.2017-Zanzibar

Related Articles