Başka dilde konuşan bir roman: Kuzey

Burhan Sönmez’in ilk romanı Kuzey, başka bir dil konuşan Şahmaran kadınları, Safali’deki felsefe sohbetleri, rüyaları satın alan çerçileri ve hayallerinin peşinden koşan kahramanlarıyla edebiyata yeni bir soluk getiriyor.

Bazı kitaplar vardır, kitapçı vitrinlerinin ön raflarını süsleyen kapaklarıyla değil, içinde anlatılan hikâyelerin gücüyle hafızalarda yer eder. Tesadüfen hayatınıza giren böyle bir kitap, bir daha çıkmaz oradan. Dönüp dönüp okumak istersiniz, ‘dur bakayım o bölümde kahraman ne demişti,’ diye merak edersiniz durup dururken…
Anlatılan yerler, anlatan kahramanlar, yaşanan olaylar, edilen sözler her biri merakla karışık bir hayranlık kaynağı oluverir sizin için. İşte, Burhan Sönmez’in Kuzey adlı romanı, öyle bir kitap. Rinda adlı kahramanın, sadece ölümüne tanık olduğu babasının geçmişindeki izleri sürerken karşılaştığı, öğrendiği ve dahil olduğu masal ve hikâye karışımı bir anlatı Kuzey.
Kuzey’i okuduğum günlerde, ülkenin hayli gergin bir coğrafyasında dopdolu sokakların tanıklığını yapıyordum. O dolu sokakları izlerken, önümde okunmak için bekleyen Kuzey’in sayfalarını çevirdikten sonra, içine dalıp gittiğim masal dünyası o dolu sokakların seslerini nasıl da taşıyor diye şaşırmıştım. Ve yazarına da söylediğim gibi, çevirdiğim her bir sayfadan sonra çocukluğumun dengbejlerini anımsayarak, “Keşke bu masalları sesli dinleseydim,” demiştim, okumanın zevkini de göz ardı etmeyerek.

HEP AYNI RÜYAYI GÖRÜNCE
Burhan Sönmez, 1996’da yaşadığı ve bir ‘polis kazası’ olarak nitelemeyi tercih ettiği şiddetten sonra ‘ağır hasarlı’ günler yaşarken notlarını tutmaya başlamış Kuzey’in. Ve birbirinden bağımsız gibi görünen hikâyelerin, aslında bir dünyanın parçası olduğunu fark ettiğinde, bambaşka bir şeyle daha yüzleşmiş: Travmanın etkisiyle yaşadığı, günler süren ‘insomnia nöbetleri ve başağrıları…
“Birkaç yıl sonra rüya görememeye başladım,” diyor; o sırada not defteri imdadına yetişmiş, o defterde gözleri sonradan kör olan bir arkadaşının rüya görme teknikleri üzerine anlattıkları varmş: “Kuzey’deki Çerçi o notlardan doğdu. Çerçinin de gözleri kör oluyor, rüya göremiyor ve rüya görme yeteneğini yeniden kazanmak için başkalarının rüyalarını satın almaya başlıyor.”

Sönmez tedavi amacıyla gittiği İngiltere’de bir yandan Kuzey’i yazmaya soyunurken; diğer yandan romanı için araştırmalar yapmaya başlamış, dünya masalları anlatma eğitimleri almış, Cambridge Üniversitesi’nde modern romanın yeni perspektiflerini öğrenmiş.
Daha önce ‘bir beş yıl daha yaşamak ve ölmeden bir şiir kitabı yayımlamak’ olan hayali de o günlerde değişmiş, roman yazma cesareti içinde iyiden iyiye büyümüş: “Yurtdışında bir mülteciyseniz, hayatınıza 35 yaşınıza kadar kattığınız anlamlar değişmişse kendinizi korumak istersiniz, var etmek istersiniz, bu bir direniştir.”
Ülkesini terk etmeden Haymana’nın Canbeg köyündeki annesini ziyaret etmiş elinde kayıt cihazıyla, ona bildiği bütün türküleri söyletmiş, bütün masalları anlatırmış. Kuzey’deki masallar da bir annenin çocuğuna anlattığı masalların tadının olması da bu yüzden: “Köye elektrik geldiğinde ben 15 yaşındaydım. Orta Anadolu’nun bozkırında bir köyde geceleri kapıları açtığında sadece karanlığı görürsün, duyduğun sadece köpek sesleridir. Bu, dehşet bir ruh hali yaratır. O ortamda dinlediğin şeyler, cin hikâyeleri, masallar ve bir destan gibi anlatılan öykülerdir.”

BOZKIRDAN MASALLAR
Kuzey’i elinize ilk aldığınız anda, birbirinden farklı isimler dikkatinizi çekiyor: Rinda, Aslem, Adveser, Yumati, Glut, Mami, Loriya gibi… İsimlerin bazıları Kürdi çağrışımlar yapsa da, bazı isimlerin hiçbir dilde olmadığını anlamak zor değil. Burhan Sönmez, her ismin ayrı bir hikâyesinin olduğunu söylüyor, bu meraka karşılık olarak.
Annesinin, babasının Kürtçe adlarının arasında olduğu isimleri anlatırken şunları söylüyor: “Kendi yarattığım isimler de var. Bir anlam vererek yarattığım isimler var, mesela Rinda ve Loriya.”
Romanda neredeyse her okuyucunun dönüp yeniden okuduğu bölümlerden biri de Safali’nin Küçük Sultanı’nın sarayında yapılan doyumsuz felsefe sohbetleri. Romanın bu bölümüne ilham kaynağı olan ise, 10. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan İhvanı Safa adlı felsefe akımı. İslamı rasyonalist bir şekilde yorumlayan bu akımı kitabına dahil etmesini şöyle anlatıyor: “Batı söylemini rahatça kullanırken, doğu söyleminden niye kaçınalım? Cumhuriyet aydınlanmasının etkisiyle Truva savaşını, Hektor ve Aşil’i biliriz ama bildiğimiz kadar, Firdevsi’nin Şehnamesi’nde anlattığı Zaloğlu Rüstem’i de bilmeliyiz.”

ŞAHMARAN KADINLARININ DİLİ
Kitaptaki Şahmaran kadınları ise adeta bir ütopyayı canlandırıyor okuyucunun gözünde. Şimdiki kadınlar gibi değil Şahmaran kadınları, daha aktif, daha inisiyatifli ve daha dirençliler. Ancak sanılanın aksine Amazon kadınlarıyla çok da bir ortaklıkları yok. ‘Yılanların şahı’nın adını taşımaları ise, sınıflı toplumlardan önce anaerkil dönemde yılanın kadınların sahip çıktığı bir imge olmasından. Yılanın deri değiştirmesi, kadınların hayatı yeniden üretmesiyle özdeş sayılırmış o çağlarda ve Burhan Sönmez, erkeklerin yazdığı tarihin içinde ‘kötü’ bir imgeye dönüştürülen yılanın aslında ‘kötü’ olmadığını bu şekilde tasvir etmiş:
“Şahmaranların savaştığı erkeklerin adı Meraniler’dir Kuzey’de. Meraniler, Kürtçede ‘erkekler’ demektir. Şahmaranlar iyileri anlatır, Meraniler ise erkekleri. Mazlumları anlatırken onları bir araya getiren söylemin kadın söylemi olmasını ve kendilerine özgü bir dil yaratan Şahmaran kadının dili olmasını bu yüzden tercih ettim.”
İç içe masallar olan bir romanda, yazarın en çok hangi masalını sevdiğini merak etmemek olmaz. Burhan Sönmez her seferinde yazdığı masalı sevdiğini, kendisini hep o anda masalın bir parçası gibi hissetttiğini söylüyor ama aralarında birinin yerinin biraz daha ‘özel’ olduğunu da hissettiriyor: İyi ve Kötü kardeşlerin aşk hikâyesini anlattığı masalda olduğu gibi.
Adları İyi ve Kötü olan iki kardeşin aynı kadına âşık olduğu ve kadının da ikisine birden sevdalandığı masal, zihinlerdeki birçok şeyi yeniden sorgulatan üslubuyla gerçekten de farklı. Masalı okuduktan sonra, aşk, gerçeklik, iyilik, kötülük kavramları zihinde birbiriyle çarpışıyor. Kuzey; sayfalarından dolup taşan hayvanlarıyla, dağlarıyla, taşlarıyla, nehirleriyle, akla gelmeyecek kadar çok doğa imgesiyle sadece kadınlardan yana bir roman değil, aynı zamanda doğadan ve canlıdan yana bir roman:
“Belki bir tür ütopya arayışıdır, insanın doğayla barışık olduğu ve doğaya yapay herhangi bir şey katmadığı bir dünya. Erkeklerin yıldızlara bakarak yön bulduğu bir çağda, kadınlar geyik izleriyle yön bulur Kuzey’de. Kitapta birçok sır vardır, geyik izleri de o sırlardan biri. O sırrın güzelliği, kadınların kendine ait güzelliğidir. Ve oradaki iyi erkekler bu sırra imrenirler ama ona sadık kalırlar. Her yerde hayvan imgesi kullandım ve hayvanları kötü göstermemeye çalıştım. Kahverengi bir ayı gibi uyumak istedi Kuzey’in kahramanları. Hak etmediği bir kötülük atfedilen karga, Kuzey’de iyidir.”

Related Articles