Home / RÖPORTAJ / Ayhan Bilgen: ‘Seçimde OHAL koşullarını aşan savaş koşullarıyla karşılaşabiliriz’

Ayhan Bilgen: ‘Seçimde OHAL koşullarını aşan savaş koşullarıyla karşılaşabiliriz’

Türkiye tarihinin en kritik seçimine Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında gidiyor. Seçimin niçin 24 Haziran gibi bir tarihe çekildiği halen tartışma konusu olmayı sürdürürken sandık güvenliği dâhil pek çok sorumuzu Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kars Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen’e yönelttik.

Biz röportajımızı yaptıktan hemen sonra CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceğini açıklaması üzerine tekrar aradığımız Bilgen, bu ziyaret talebine ilişkin “Hür türlü dayanışma, asgari siyasi ahlakın gereği olarak önemlidir.

HDP’nin parlamentoda temsili, ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de kaderini belirleyecektir. Özgür yurttaşlar olarak tüm seçmenlerin tutum belirlemesini kolaylaştıracak yaklaşımlar geliştirmek siyasetçinin halka karşı sorumluluğudur” değerlendirmesinde bulundu.

Bilgen, seçim takvimi ilerledikçe yarışın kendileri adına da diğer partiler adına da daha da sertleşeceğini söylüyor:

“Çok ciddi handikaplar var. Dahası, belki OHAL koşullarını da aşan savaş koşullarıyla karşı karşıya kalacağız. Çok kısa bir süre sonra belki dışarıya yönelik yeni bir güvenlik konsepti geliştirilecek. Bütün bunlar Ankara’da konuşuluyor.

Afrin vari yeni operasyonlardan bahsediliyor. İnsanlarda artık şöyle bir duygu oluşmuş durumda; kaybedeceği bir seçime girmeyecek. Birinci turda Meclis çoğunluğunun ortaya çıkaracağı tablo ve ilk turda Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi durumunda yani muhalefet milletvekillerinin sayısının daha fazla olması durumunda ikinci tura gitmeden bir kaosun yaşanacağına dair bir senaryo paylaşılıyor.

Bu tabi bir korkuyu yaymak, bir umutsuzluk oluşturmak için söylediğimiz bir şey değil, aksine biz her şeye rağmen birinci turda kazanmayı, ikinci turda Meclis çoğunluğunu değerlendirmeyi düşünüyoruz.”

Söz Ayhan Bilgen’de…

Selahattin Demirtaş’ın tekrar HDP Eş Genel Başkan adayı olmaması, “Partinin işlerinin yürütülemediği” gerekçesiyle açıklanmıştı. Şimdi Cumhurbaşkanı adayınız oldu. Eş başkanlığa aday olmamasının nedenleri cumhurbaşkanlığı adaylığı için de geçerli değil mi? Bu süreç nasıl işledi? Bu değişimin nedeni ne oldu?

Bu karar o zaman da kendi tercihiydi, şimdi de kendi tercihidir. Sonuçta cumhurbaşkanlığı kampanyası süreli bir kampanyadır. Parti kongresi iki yılda bir toplanıyor ama cumhurbaşkanlığı kampanyasının süreci daha kısa bir planlama gerektiriyor.

Bu durumun sorumlusu şüphesiz ki onun keyfi olarak yargılanması, tutuklanmasıdır. Buradaki sorunun sebebi parti değil, bu yargılama sürecini işletenlerdir. Biz kampanya ile ilgili hukuki, teknik ve pratik sorunları da bütün riskleriyle değerlendirdik ve bu risklerin göze alınabileceğine, kampanyanın başarıyla yürütülebileceğine karar verdik. Kendisi de aynı düşüncededir.

Anlamak için örnekleyerek sormak isterim; Selahattin Demirtaş da son savunmasında hendeklere karşı olduğunu ama buna ilişkin açıklamalarının Kürt medyasında dahi yer almadığını, eleştirildiğini ifade etti. Demirtaş’a yönelik bir tavır vardı da bu mu değişti?

Hayır, öyle bir tavır yok. Türkiye siyasetindeki kritik dönemlerle ilgili, çözüm süreci, barış gibi konularda, elbette ki tarz farklılıkları, eleştiriler ve özeleştiriler oldu. Bu dönemlerle ilgili tartışmaları, parti, kendi iç mekanizmalarında yaptı. O dönem de yapmıştı.

Belediye başkanlarının tutuklanma süreçlerinde yeterince güçlü ve etkili siyaset yürütülmedi. Hendek dönemine ilişkin de, engellemeye ilişkin çeşitli girişimler olmakla beraber, bunlar güvenlik güçlerince engellendi. Meclis grubu çok yoğun çaba sarf etti. Aynı zamanda, “Meclis’ten çekilin” diye tepki gösterenler de oldu.

Zor süreçlerde, çözüm üretememenin kendisi, siyaseti, siyasetçileri tartışılır kılar. Sonuçta, Demirtaş’ın kampanyasını partisi yönetecek. Dolayısıyla bunu bir çelişki olarak değil, belki bir dönemin değerlendirmesini yapma anlamında özeleştiri olarak okumak gerekir.

HDP, beş yılını geride bırakmış ve Türkiye’de örneği olmayan farklı bir yapılanma biçimidir. Kürt siyasetinden, sol siyasetten, Alevi ve İslami çevrelerden gelen insanlar da var ve bütün sorunlarda aynı şeyi düşünmüyorlar. Farklı tonlarda, tarzlarda çözüm üretenler oluyor. Bunlar arasındaki farklar, birlikte siyaset yapmaya, kangrenleşmiş sorunlarla ilgili ortak tutum geliştirmeye bizce engel değildir.

“Özeleştiri olarak görün” dediniz. Peki, yapılan özeleştiri neticesinde elde edilen en temel yanıt ne oldu?

Sonuçta Kobane eylemlerinden bu yana yaşanan bir gerilim var. 2014 yılından bu yana, partinin yaptıkları kadar yapamadıkları da tabanda tartışılıyor. HDP’nin konumundan kaynaklı zorlukları var. Bir tarafta onunla en zor zamanlarda birlikte olmuş, büyük bedeller ödemiş bir seçmen kitlesi var ve onlar şüphesiz partisinden daha radikal kararlar bekliyorlar.

Ama bunun yanında HDP’nin ilk defa ulaştığı Batı’daki seçmen kitlesi de, daha ılımlı, daha uzlaşmacı, daha kapsayıcı bir siyaset bekliyor. Bu ikisi arasındaki mesafe açıldığında sancılarını HDP yaşıyor.

Çünkü iki farklı toplumsal kesim, iki farklı gündem ve bazen birbirleriyle çelişen öncelikler ortaya çıkıyor. HDP’nin zorluğu bu beklentiyi buluşturma çabası, arayışıdır. İki beklentiyi birlikte karşılamak elbette ki gerilim tırmandığında, siyaset sertleştiğinde zorlaşıyor.

Buradaki özeleştiri, hem o dönemlerde parça parça yapıldı hem de geriye doğru yapıldı. Kongre sürecinde temel gündemlerimizden birisi Sur, Cizre sürecinde yeterince aktif siyaset üretemememiz oldu. Daha geriye de giderek söyleyeyim, 2015 Haziran seçimlerinden sonra hükümet kurulma dönemindeki tutumumuz eleştirildi.

“Seni başkan yaptırtmayacağız’ çıkışının büyük bir sıçrama yarattığını, Batı’da güven yarattığını” söyleyenler oldu, ama “Bunu seçim günü bitirmeniz gerekiyordu” diyenler de oldu. “HDP’nin düşmanları ulusalcı, ergenekoncu çevrelerin de içinde bulunduğu Gezi olaylarına HDP niye katıldı” diyenler oldu ama “HDP niye yeterince yer almadı” diyenler de oldu.

Bütün bunlar aslında Türkiye’nin son beş yılında tanıklık ettiğimiz süreçlerin HDP’deki izdüşümleridir. Diğer partiler belki daha homojen oldukları için bunu çok hissetmiyorlar. Biz çeşitliliğimiz, çoğulculuğumuz nedeniyle bunu sonuna kadar hissediyoruz ve bazen yönetmekte zorlanıyoruz.

Ama diğer partilerin cumhurbaşkanı adaylarının hiç böyle bir özeleştiri çağrısı ve eleştirisi olmadı.

Kürt medyasında uzun yıllarca yazı yazmış biri olarak söylüyorum, mesajların verilmesi ile ilgili kasıt olmaz. HDP’ye yönelik eleştiriler de okuruz.

Eleştiri başka, açıklamalara yer vermemek başka…

Demirtaş, o cümlesini duruşma salonunda, soru cevap şansı yokken söyledi, neyi kast etti ve nasıl bir yaklaşım bekliyordu bilemiyoruz. Örneğin, kast edilen silah bırakma çağrısı ise burada gazetecinin yapabileceği şey sınırlıdır. Neyi, ne kadar vereceği gazetecinin tercihidir, Demirtaş’a yönelik bir sansür olarak değerlendirilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Peki, Figen Yüksekdağ’ın, “Arkamıza YPG’yi, PYD’yi aldık” açıklamasından hareketle sormak isterim; size, “Arkasına yüzde 13’ü almak varken arkasına YPG’yi, PYD’yi alan bir partiye neden oy vereyim” diyen birine ne dersiniz?

Sonuçta 7 Haziran’da partinin eş başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ idi. Ben de MYK üyesiydim. Kararlar ortaktır. Yüksekdağ başka Demirtaş başka siyaset yapıyordu gibi durum yok. Buna ilişkin bir analiz yapmak parti olarak çok gerçekçi değil.

Hiçbirimizin dediği tam olmaz ama ortak bir iradeyle sorumluluk üstlenerek siyaset yapılır. Kürt siyasetinde eskiden beri biri daha ılımlı, güvercin diğeri şahin tarifi yapılmıştır. Dolayısıyla, Yüksekdağ’ın o sözü söylediği ortamda Suruç olmuştu ve onun üzerine söylenmiş bir sözdü. Onu kriminalize ederek bir farklılık çıkartmak doğru değil.

İşin bir tarafı şüphesiz kamuoyuna yansıyan mesajlar ama öbür tarafı da devletin her siyasetçiyle ilgili çizmeye çalıştığı profildir. Abdullah Zeydan’la, Burcu Çelik’le, Faysal Sarıyıldız’la ilgili de vardı ve bunların hepsi bir algı operasyonu olarak afişe edilen, cımbızlanan cümlelerdendi.

Mesela, en kriminalize edilen Faysal Sarıyıldız’ın aracında silah olduğuydu ve iddianamede böyle bir şey yok. Bu fotoğraflardan hareketle, siyasetçinin maksadını aşan cümlesi, kendisinden beklenmeyen çıkışları elbette ki partiye zarar vermiştir. Buna ilişkin biz de çeşitli tartışmalar yaptık.

Örneğin, Tuba Hezer’in cenazeye katılmasını Demirtaş eleştirdi. Seçmenin gördüğü, algıladığı ya da bizim seçmene taşıyabildiğimiz konseptle ilgili bizden kaynaklı eksiklikler var ama bizi aşan şeyler de var.

Belki bütün yaklaşımımızı yüzde 13’e taşıyacak kanallara sahip değiliz, olamadık ve 7 Haziran’dan sonra ulaşmayı başaramadık. 7 Haziran sonrasındaki kriminalize etme aşamasında, biz de içe kapandık. Belki tam da o tuzağa düştük.

Bütün bu dönemlerle ilgili tartışmalarda şunu ortaya net bir şekilde koymamız gerekiyor; HDP’nin kurulduğu ortam çözüm süreci ortamıydı. Sayın Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adayı olduğu ortam medya kanallarının açık olduğu, siyasetin boğulmaya çalışılmadığı tam tersine bir fırsat verildiği ortamdı.

Mesela şimdi Sayın Demirtaş’ın yargılandığı konuşmalardan birisi, 2013’teki Newroz konuşmasıdır. O konuşma içeriği itibariyle hükümetle diyalog içinde belirlenmişti, bunu Sayın Demirtaş ifade ediyor.

O günün koşulları değişince doğal olarak Sayın Demirtaş’a, HDP’ye sunulan imkânlar terse döndü. 2012-2013’ün ortamındaki duruş ile 2017-2018’in arasındaki duruş farklılığından kaynaklanmıyor, tamamen koşulların değişmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla değerlendirme yapıldığında, bu koşullardan bağımsız olursa hayal kırıklığı yaratır.

8 Haziran’da Selahattin Demirtaş’ın ceza alması durumunda adaylığı düşebilir mi? Buna ilişkin HDP nasıl bir yol haritası çıkardı?

Hukukun öngörülemezliğinin tavan yaptığı bir ortamda elbette ki şok edici gelişmeler olabilir. Bu kadar da olmaz dediğimiz birçok şey oluyor. Ama buna rağmen, teknik olarak, en hızlı işleyen dosyası 2013’teki Newroz konuşması üzerinden söylüyorum, Haziran sonuna kadar, bir kararın çıkıp da temyiz sürecinin tamamlanması teknik olarak çok mümkün görünmüyor.

Buna rağmen böyle bir şey olursa, YSK’nın bize söylediği; adaylığına herhangi bir helal gelmiyor, devam ediyor ama mazbatasını alamıyor, yani göreve başlayamıyor.

Yanlış hatırlamıyorsam 7 Haziran’da yurt dışında oy kullanımı başlayacak. Dolayısıyla yargılandığı gün insanlar Sayın Demirtaş’a oy vermiş olacaklar. O süreçte bir iptal yaşanması ancak yaşadığımız ortamın teşhirine hizmet eder. Seçmen davranışını etkileyeceğini düşünmüyoruz. Sandığa gitmeme gibi bir davranışın çıkmayacağını aksine inadına gidip oy vereceklerini düşünüyoruz.

Cumhurbaşkanı adayı cezaevinde olan HDP’nin bir de ilçe yönetimlerine yönelik polis baskınları da gerçekleşiyor. En son İstanbul İl Eş Başkanı da dâhil 10 HDP’li yönetici tutuklandı. OHAL koşullarında da gidilen bir seçim söz konusu. HDP’yi nasıl bir seçim süreci bekliyor? Ne gibi engellerle karşılaşabileceğinizi düşünüyorsunuz? Ne gibi önlemler alıyorsunuz?

OHAL koşullarında gidilen bir seçimin ne kadar meşru olup olmayacağı, hangi koşullarda gerçekten bir seçim yarışının yapılıp yapılmayacağı konusundaki eleştirilerimizi sürekli ifade ettik. Çok ciddi handikaplar var. Dahası, belki OHAL koşullarını da aşan savaş koşullarıyla karşı karşıya kalacağız.

Çok kısa bir süre sonra belki dışarıya yönelik yeni bir güvenlik konsepti geliştirilecek. Bütün bunlar Ankara’da konuşuluyor. Afrin vari yeni operasyonlardan bahsediliyor. İnsanlarda artık şöyle bir duygu oluşmuş durumda; kaybedeceği bir seçime girmeyecek. Bu tabi siyaseten, demokratik mücadele açısından kabul edilebilir bir durum değildir.

Sonuçta demokrasi, seçim yoluyla iktidarı bırakabilmektir. Seçim yoluyla gelmek kadar bırakabilmeyi de başarmaktır. Bu kaygı toplumda ciddi bir karşılık buluyor.

Seçmen psikolojisini, ister kamplaşmayla daha çok oy manipüle edebilmek için kullanılsın, isterse de seçimi erteleme niyetiyle kullanılsın, siyasi meşruiyetini tüketmiş bir iktidar hangi yönteme tenezzül ederse etsin kaçınılmaz sonu sadece belki biraz daha geciktirir.

Kendi tabiriyle, buradan bir yeni sayfa açmak, yeniden bir açılım yapmak, hiçbir şey olmamış gibi yeniden başa dönmek çok mümkün değil. Dolayısıyla biz bütün bu zor koşullarda bir seçime gittiğimizin farkındayız. Seçim kararının alındığı hafta iki milletvekilimizin vekilliği düşürüldü.

Cezaevindeki bir milletvekilinden niye korkarsınız ya da bir iki hafta sonra zaten Meclis kapanacak, iki milletvekilinin daha vekilliğini düşürerek ne elde etmiş olursunuz? Belli ki burada çok ince hesaplar yapılıyor. Seçim sürecinde çalışmayı engelleyecek, zorlaştıracak her yola tenezzül edilecek.

Geçmişte de çok zorlu seçimlere girmeyi başarmış, her şeye rağmen siyaset kanallarını kullanmakta, seçimlerde ısrar etmiş ve bütün dışlamalara, yok saymalara rağmen bunu başarmış bir geleneği sürdürmeye, onu temsil etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla her arkadaşımız da aday olurken sonucunun ne kadar tehlikeli olacağını görerek aday oluyor.

“İnce hesaplar yapılıyor” dediniz. Bu hesapların ne olduğuna ilişkin duyumlarınız, somut bilgileriniz var mı?

Bunlar herkesin bu olağanüstülükte yaptığı yorumlar. Somut bir bilgi aktarmak elbette mümkün değil. Ama birincisi; Kandil’e yönelik bir operasyon hazırlığı yapıldığı yönündedir. Tabi bunun bir maliyeti, riski var. Güvenlik bürokrasisinin buna ne kadar olumlu yaklaşıp yaklaşmayacağına dair tartışmalar var. Afrin de bile bu konuda farklı yaklaşımların olduğu, dışarıya da kısmen yansıdı.

İkincisi de; birinci turda Meclis çoğunluğunun ortaya çıkaracağı tablo ve ilk turda Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi durumunda yani muhalefet milletvekillerinin sayısının daha fazla olması durumunda ikinci tura gitmeden bir kaosun yaşanacağına dair bir senaryo paylaşılıyor.

Bu tabi bir korkuyu yaymak, bir umutsuzluk oluşturmak için söylediğimiz bir şey değil, aksine biz her şeye rağmen birinci turda kazanmayı, ikinci turda Meclis çoğunluğunu değerlendirmeyi düşünüyoruz.

Bir başka kaos senaryosu da, hukuk eliyle işleyebilir. Güvenlik eksenli kaygılar oluşturacak senaryolar gibi yargı eksenli şeyler de yaşanabilir. Bunların başında da, 16 Nisan referandumuyla ilgili Anayasa Mahkemesi’nde bir başvuru var.

Yine 16 Nisan referandum paketi ile ilgili AİHM’de bir başvuru var. Son paketi görüşmeye alıp Anayasa Mahkemesi bir tutumu gelişebilir. Bütün bunlar seçimin ertelenmesine neden olabilir. Sonuçta Anayasa Mahkemesi’nin kararını YSK tanımıyorum, yok sayıyorum diyemez. Bir takım düzenlemelerin üzerine iptal kararı gelirse seçimin iptalini doğurabilir.

AYM, Mehmet Altan’a hak ihlali kararı verdi ama bu karara uymayan mahkemeler oldu biliyorsunuz… Benzer bir sonuç yaşanabilir…

Olabilir tabi. Ama belki de iktidar böyle bir karardan faydalanmayı düşünebilir. Anketlerin, toplumsal psikolojinin etkisiyle belki de böyle bir şey çıksın istiyor olabilir. Seçim tarihinin bu kadar erkene çekilmesiyle ilgili hâlâ aydınlanmamış bir tartışma var.

Yeni darbe iddiaları, NATO Genel Sekreteri’nin ziyaretinin ortaya çıkardığı yol ayrımı, Suriye’de muhtemel gelişmeler, Ortadoğu’da Türkiye’ye biçilmek istenen rol gibi, ekonomik krizin toplumda hissedilmesiyle ilgili gerçeklerin de ötesinde, belki bizim bilgi kaynaklarımızla ulaşamayacağımız, kapalı kapılar ardında başka kaygılarda bu tarihe neden olmuş olabilir.

Bu kararı alırken paylaşmadıkları büyük bir risk var. Bu riskin seçim kararıyla önlenip önlenemeyeceği konusunda biz de çok emin değiliz. Seçim kararı aldığınızda bunu bertaraf etmiş olur musunuz, buna rağmen seçim yapabilir misiniz? O risk neyse büyüklüğünü bilmiyoruz.

Hangi ölçekte bir tehdit oluşturduğuna dair yorum yapacak bir ipucu yok önümüzde. Ama belli ki, bir hafta önce, “Seçim yok” dedikten sonra hemen ardından seçim kararı alınıyorsa, demek ki olağanüstü, anormal bir şey var.

Peki, CHP’nin adayı Muharrem İnce oldu. İnce’nin adaylığına ilişkin değerlendirmeniz nedir? İkinci tura Muharrem İnce kaldığı takdir de HDP, İnce’yi destekler mi?

Bizim hedefimiz Sayın Demirtaş’ın ikinci tura çıkmasını sağlamaktır. Bunun da mümkün olduğunu düşünüyoruz. Çok adayın girdiği bir seçimde, tabi kaç adayla gireceğiz henüz belli değil ama bu tabloyla girdiğimizde yüzde 15, 20 aralığında bir oyla ikinci tura kalabiliriz. Teknik olarak bu mümkün gözüküyor.

CHP içi siyasete ilişkin çok şey söylemek istemem ama Akşener’le rekabetleri en belirleyici neden oldu. Daha çok CHP’deki ulusalcı, İyi Parti’ye geçebilecek seçmenle ilgili bir kaygıdır. Bizim hitap ettiğimiz seçmen kitlesi tabi ki bambaşka bir kitle ve bambaşka bir söylem üzerine kurulu.

Birinci turda, bizim dışımızdaki üç aday birbirine benzer söylemler, yaklaşımlar sergileyebilir. Rekabet ortamı da bunların arasında geçebilir. Ama şuna eminiz, ikinci turun belirleyeni bizim seçmenimiz olacak.

Dolayısıyla da burada bizim seçmenimizin en idealize ettiği aday bizim adayımızdır. Ama farklı bir tablo ortaya çıkarsa, seçmenin tavrını iki şey belirleyecek. Birincisi, saha araştırmalarının gösterdiği; ikinci turda, seçmen kitlemizin yüzde 90’ı partinin yönlendirmesi sonucunda oy kullanacağı yönündedir. İkincisi de bununla bağlantılı olarak, biz kendi tabanımıza rağmen bir yönlendirme yapmayacağız.

Bu bir kan davası değil, kimseyi geçmişiyle mahkûm etmeye gerek yok. Elbette herkes değişebilir, Kürt sorununun can yakıcılığını anlayabilir ve bunun gerektirdiği bir alternatif, bir çözüm ortaya koyabilir ve biz de, bizim seçmenimiz de bunu konuşulmaya değer görebilir.

Yoksa iktidardan farklı olmayan bir dışlama, yok sayma, inkâr sergilenirse yönlendirme yapma konusunda buna ne partinin gücü yeter, ne de parti kitlesi, partisinden gelecek böyle bir telkini kolayca kabullenir. Son derece politik bir seçmen kitlesinden bahsediyoruz.

Sayın Akşener’in de, Sayın Karamollaoğlu’nun da, her üç ismin de Kürt sorunuyla ilgili çok ciddi mesajlar vereceğini düşünüyoruz. Sayın Temel Karamollaoğlu’nun bir Kürt raporu yayınlayacağı basına yansıdı, yine Sayın Akşener’in 13 Mayıs’ta Diyarbakır’da buna yönelik bir açılım, bir mesaj geliştireceği yönünde bilgiler var ve Muharrem İnce de, bu iki sağ partiden geri kalmayacaktır.

Dolayısıyla Kürt sorununun Ortadoğu’daki belirleyiciliğini hissetme konusunda da, Türkiye siyasetinde ikinci turdaki belirleyici gücünü anlama konusunda da bence herkes üzerine düşeni yapacaktır.

Seçimler sadece iktidara değil muhalefete de ders verme fırsatıdır.

Muhalefetin de toplumsal beklentiyi ne kadar okuduğuna dair becerisini seçmen sorgular ve mesajını, dersini verir. Biz özellikle milletvekilliğindeki sıfır baraj konusunda HDP’nin dışlanmasının tam da toplumsal beklentiyi okuyamamaktan kaynaklandığını düşünüyoruz.

Biz her parti tabanının, buna İyi Parti, Saadet Partisi, CHP tabanında da dâhil kendi tabanımızdan da, ne olursa olsun bir araya gelin mesajını çok sık alıyoruz. Bunu bize yansıtan seçmenler her halde onlara da yansıtıyordur ama bazıları eski korkuları, önyargıları ve ezberleriyle siyaset yapıyor.

Muharrem İnce, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret edeceğini açıkladı. Bu tavrını nasıl yorumluyorsunuz?

Hür türlü dayanışma, asgari siyasi ahlakın gereği olarak önemlidir. HDP’nin parlamentoda temsili, ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de kaderini belirleyecektir.

Özgür yurttaşlar olarak tüm seçmenlerin tutum belirlemesini kolaylaştıracak yaklaşımlar geliştirmek siyasetçinin halka karşı sorumluluğudur.

4’lü ittifak sürecinde sizinle temasları oldu mu? Nasıl bir süreç işledi?

Resmi bir görüşme yapmadık. Ama ikili kişisel temaslarla bilgi alış verişleri oldu. Kurumsal bir görüşme gerçekleşmedi. Bu ikili temaslarda önerilerimizi, önceliklerimizi, kaygı ve hassasiyetlerimizi paylaştık. Bunları üç partiye de ilettik. Uyarılarımızı yaptık ve vicdanen rahatız. Dolayısıyla artık bundan sonrası herkesin kendi tercihi ve sonuçlarına katlanmasıdır.

Peki, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu 1 Mayıs tarihli açıklamasında; “Bir partiyi şeytanlaştırmak düşüncesinde değiliz. Demokrasi önüne konulan barajı aşmak gerekiyor” dedi. Fakat bir gün sonra HDP’nin dışarıda kaldığı 4’lü ittifak kurulduğu açıklandı. Bu tutum değişimini nasıl değerlendiriyor, neye bağlıyorsunuz?

Bize yansıyan bilgi; İyi Parti’nin başından beri net bir tavırla HDP’yle beraber hareket etmeyeceği ve hatta CHP ile de birlikte hareket etmek istemediği, SP ve DP ile sağ ittifak yapmak istediğidir. Tıpkı adaylık konusunda olduğu gibi bu konuda kararlı bir tutum aldığıdır.

Saadet Parti’sinin de HDP’nin yer aldığı bir ittifaktan yana olduğunu biliyoruz. CHP’nin de bu yönde bir eğilimi olduğunu ama İyi Parti’nin ısrarlı tutum karşısında CHP’nin kararlı davranmaması ile karşı karşıyayız.

Bizim için esas olan kurumsal tutumdur. Bize yansıyan; CHP tabanı, birçok milletvekili ve parti yöneticileri de dâhil HDP’nin dışlanmaması gerektiği yönünde kanaat beyan ediyorlardı. Ama somut karar bu yönde çıkmadı.

Benzer durumun milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasında da gördük. Bize söylenenlerle pratikte ortaya çıkan farklı olmuştu. Burada hangi kaygılar ve kim ne kadar etkili oluyor, bunun polemiğini yapmak bizim açımızdan doğru olmaz.

Ahmet Türk’ün de bir ifadesi olmuştu, “HDP’nin içinde olduğu bir ittifak görüntüsü olsaydı Erdoğan bunu kullanırdı.” Bu açıklama nedeniyle de sormak isterim; böyle bir ittifak oldu da özellikle mi açıklanmadı ve bu görüntü ortaya çıktı ya da HDP özellikle mi dışarıda durmayı tercih etti?

Siyasette olanı tarif başka bir şeydir, olması gerekenle ilgili şey başkadır. Biz belki yalnız kalmanın, dışlanmanın faydasını göreceğiz. Mağduriyetin kendisi belki bir dayanışma duygusu ortaya çıkaracak.

Ama biz bundan karlı çıkarız diye Türkiye toplumundaki kamplaşmanın büyümesine prim veren bir yaklaşım içerisinde olamayız. Bu Türkiye’ye, Türkiye muhalefetine zarar veren bir tutumdur. Muhalefete olan güveni sarsar. Muhalefet eğer iktidardan farklı bir şey ortaya koyamıyor, cesaret ve kararlılıkla bir korkunun üzerine gidemiyorsa rüştünü ispatlayamaz.

Dolayısıyla, “Erdoğan, bunu kullanır” evet kullanır, ama Erdoğan bunu kullanacak diye muhalefet de kendi korkularına boyun mu eğecek? Tam da Erdoğan’ın istediği dizayna teslim mi olacak? Bizim açımızdan bu bir mazeret değildir. Muhalefet partilerinin her şeye rağmen bir irade ortaya koyması gerekirdi.

Öte yandan CHP’li birçok milletvekilinin Selahattin Demirtaş’la görüştüğü de basına yansıdı. Acaba bir şey yapılmaya çalışıldı da vaz mı geçildi diye de soruyorum. Bu görüşmelerde nasıl bir sonuç elde edildi? Sizin bu görüşmelerin içeriğine ilişkin somut bir bilginiz var mı?

Tümüyle değil kısmi bilgiler var. Ama ister parti adına gitmiş olsunlar, ister bireysel olarak gitmiş olsunlar, daha çok Kürt seçmende sempati oluşturacak bir takım açılımlar yapmanın arayışıdır. Biz daha görsel ve tribünel yaklaşımları değil, parti kurullarından çıkacak yaklaşımı önemseriz.

Bu ziyareti yapıp kamuoyuna mesaj verenler parti kurullarında neyi savunuyorlar, HDP’yi dışlayan politikaya karşı ne kadar eleştiri yapıyorlar? Bize bu yönde çok umut verici bilgiler gelmiyor. CHP içinde ultra milliyetçi yaklaşımlar sergileyip sonra kamuoyuna sempati mesajı vermek, siyasi etikten uzaktır.

Peki, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin cumhurbaşkanı adaylarına verilecek imzalarla ilgili, “FETÖ’cü olabilirler” açıklamasını nasıl yorumlarsınız?

15 Temmuz’un siyasi ayağı, siyasi uzantılarıyla ilgili Sayın Bahçeli’nin söylediklerinin hangisi ne kadar karşılandı bilmiyoruz. Burada kast ettiği sadece kendi partisi içinden ayrılanlar mıydı yoksa iktidar partisi içerisinde milletvekilleri var mıydı? Vardıysa seçim kararıyla birlikte onlara karşı bir tasfiye mi uygulanacak ve sonra bunlar yargılanacaklar mı?

Milletvekillikleri bittiğinde bir yargılama süreci mi başlayacak? Bütün bunları bilmiyoruz. Ama toplumu, sokağı baştan suçlamak, haklarında yargılama yokken sırf bir siyasi tercih yaptığı için ithamla korku oluşturmak, siyaseten kabul edilebilir bir şey değildir. Bu belli ki tedirgin etmeye, korkutmaya yönelik bir yaklaşım. Somut girişimler umarım olmaz.

Son soru, sokağa çıkma yasaklarının halen uygulandığı bölgeler var. En azından 4’lü ittifakla buralardaki sandık güvenliğini sağlamaya yönelik bir iş birliğiniz olabilir mi?

Biz seçim güvenliği konusunda her türlü işbirliğine açık olduğumuzu paylaştık. Çeşitli sivil toplum platformlarında da paylaşıyoruz. İçinde CHP’nin ve diğer patilerinde bulunduğu ortamlarda paylaşıyoruz.

Şüphesiz hem Batı’da parti olarak daha zayıf olduğumuz yerlerde hem de bizim güçlü olduğumuz sandıklarda diğer partilerin oylarını korumak konusunda bir dayanışma tavrı, seçmen tercihine saygı yaklaşımı içinde olacağız. Umarım bunu başaracak kadar demokratik bir seçim ortamını yakalarız.

Ama bu; “Oylarımız nasıl olsa çalınacak, oy kullanmanın bir anlamı yok” duygusuna sebep olmamalıdır. Tam tersine daha çok tedbirle, daha sıkı ve disiplinli bir çaba içinde olmalıyız.

En son Hakkâri’de bir ay süreyle her türlü mitinge yasak da getirildi. Eş Genel Başkanı’nız Sezai Temelli’nin Mardin’de konvoyunun girişinin engellendiğini ve yurt dışına çıkış yasağı getirildiğini de gördük. Bu gelişmelerle birlikte buradan son mesajınız ne olur?

Takvim ilerledikçe bu zorlukların daha da ağırlarına şahitlik edeceğiz. Çok zor bir seçim olacak. Bu seçim Türkiye için bir yol ayrımıysa, bu yol ayrımının gerektirdiği düzeyde de sertliğin ve engelleyici yaklaşımların olacağını düşünüyoruz.

Ama tam da demokrasi bedeli ödenerek kazanılan bir şeydir. Ancak mücadeleyle elde edilir. Yoksa birinin lütfu değildir.

Eylem Yılmaz

ahvalnews.com

About Editor Editor

Check Also

Demirtaş: 24 Haziran ya tek adam rejimi ya demokrasi seçimi

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Milletvekili Selahattin Demirtaş, aleyhindeki dava dosyaları kapsamında tutuklu yargılama kararı …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *