Aslında çok basit ama zor birkaç konu… Özgür Amed

‘Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden” diyor Einstein.

Bilindiği üzere modern cumhuriyet dönemi ile beraber tasfiyesine el atılan son grup Kürtler oldu. Bu çabanın girişmediği çılgınlık kalmadı denebilir ama pes etmiş değil. Kendini güncelleyerek her dönemde bir başka kılıf ve yöntemle karşımıza çıkıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Kürtler şahsında kısa bir sür önce yokluk görünümlü bir sahte varlık maskesiyle beliren bünye, önce görüntü kazandı, bugün gelinen noktada ise kendi gerçekliğini kurmaya aday bir modernist çılgınlık. Özde bir kimlik, kalıcı bir varlık ve özgür yaşamda ısrar eden kolektif özne gerçekliği bunun karşısında direnmeye devam ediyor. İşte bugün sınır boylarından iki Kürdün yaşadığı herhangi bir kara parçasına, Ankara’nın ortasından Gever’in uçlarına kadar karşımıza çıkan kötülük felsefesi, maalesef hak ettiği kadar anlaşılmış değil. Olsa bambaşka şeyler konuşacaktık.

Misal anlamakta çok zorlandığım şeyler var. Aslında çok basit şeyler ama zor işte.

Birincisi utanç neden hep bizim payımıza düşüyor da, durup seyredenlerin payına hiçbir şey düşmüyor?

Neden hep katledilen, bir mezar dahi bulamayan, bedeni teşhis bile edilemeyen, yasını bile tutamayan bizler, tüm bu insanlık dışılığın ortasında utancın, utanmanın da yükünü sırtlıyoruz? Bu utanç kimin? Suç kimin? Kefaret kimin? Utancımızı paylaşacak kimse yok mu?

İkincisi ve en önemlisi; belki de anlamsızı şu; “Evrensel şefkatsizlik içinde insanca hücreler kurmaya çalışırken”, suçlunun günahları için kurban edilirken, tanık olmanın tüm zorluğunu en zor şekilde yaşarken ve kültürel-fiziki soykırım cenderesinden her dakika geçiyorken, kendi ölümünü de ispatlama zorunluluğu yaşamak…

Evet, Kürtlük söz konusu ise şaşmaz anahtar kelimelerden biri budur. Ortak bir onay ile hemfikir olunan üzücü bir hakikat bu. Bu yaşamda, bu ülkede ve tüm zamanın duraklarında hep öldüğümüzü ispatlamak zorundayız. Önce komşumuza, sonra şehrimize, sonra yaşadığımız ülkeye, kıtaya ve nihayetinde dünyaya…

Bizimkisi yüzyıllık yalnızlık değil, lallıktır. Anlatamıyoruz bunu…

Bu derdimi bile anlatabildim mi emin değilim!

***

Psikoloji literatürüne „Özgür Kürt Nefreti“ diye bir hastalık, belirti adı konmalıdır diye düşünüyorum. Efrîn şahsında gelişen toplumsallık, siyasi gelişmeler ve ulusların tavrını üst üste koyduğumuzda, bir de bunu tarihsel toplum gerçekliğine vurduğumuzda hastalığın ne dehşet bir boyuta vardığını görebiliyoruz. Bu dünyanın gerçekten „Özgür Kürt“ nefreti olduğuna inanmak için pek çok sebebim var.

Son süreçte yaşanan ve dünyanın gözü önünde tecelli eden sözleşmeli izleme hali bu konuda genel fikri yansıtıyor. Kürt ancak parçalı olduğunda birileri için bir anlama sahip. Biri Müslümanlığını sadece alır, biri kadına bakış açısını, biri sadece direngen yönünü, biri sadece iyi niyetini sömürmek için, biri sadece barışı isteyen duygularını, biri onun tarihsel yolculuğunu, biri kullanmak ve cılkını çıkarmak üzere onun eksik yönlerini alır… Ama tüm bunları toplayıp ortaya bütünlüklü bir Kürt çıkardığında, kendisine yeten bir özne iddiası ortaya koyduğunda ya da kendisini eleştiren, yüzleşen bir durum yarattığında vay sen misin bunu yapan yok bunu diyen yok bunun kavgasını eden!

O zaman hepsi birleşiyor bu duruma karşı. Çünkü hepsi bir yerini almak, değerlendirmekle aslında kendi Kürdünü yaratmanın derdindedir. Saldırmasının, onu dün kabul ederken bugün yadsımasının sebebi köle niyetine boyunduruk altına aldığı Kürt parçasının elinden gitmesi. Nefreti bunadır. Hele bunun özgürlük iddiası varsa o Kürt en nefret edilesi Kürt imgesine dönüşür. Bu realite tesadüfi değil, tarihsel bir sürecin sonucudur. Ve sürekli yeniden üretiliyor. Efrîn’in bir okumasını da bu gerçeklik üzerinden yapmak mümkün.

***

2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Belaruslu Svetlana Aleksiyeviç, ödül konuşmasında bu dönemin, zamanın kalbine seslenerek “… Çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanmışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.” diyor.

Yandaş denen medyanın halini görüyorsunuz değil mi? Sadece AA ajansı ve türevlerinin yaptığı kirlenme, yarattığı yozlaşma öyle bir çöp yığınına dönmüş ki, ruhlarını öyle aşağı bir noktaya çekmiş ki insanın tahayyül sınırlarını zorluyor. Böyle bir atmosferde ulaşılacak bir ruh var mı onu da bilmiyorum.­

184
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles