Artık hepiniz Kürtsünüz; geçmiş olsun! – Umut Özkırımlı

Aslında ilk değildi. 20 Temmuz 1931 tarihinde kabul edilen ve 29 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “İsyan Mıntıkasında İşlenen Ef’alin Suç Sayılamayacağı Hakkında Kanun”un birinci maddesi şöyleydi:

“Erciş, Zilân, Ağrı Dağı havalisinde vuku bulan isyanda, bunu müteakip Birinci Umumi Müfettişlik mıntıkası ve Erzincan’ın Pülümür kazası dahilinde yapılan takip ve tedip hareketleri münasebetiyle 20 Haziran 1930’dan 1 Kanun-ı Evvel 1930 tarihine kadar askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlar ile birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyanla alakadar vakaların tenkili emrinde gerek müstakilen ve gerekse müştereken işlenmiş efal ve harekat suç sayılmaz.”

Resmi tarih bize bunu anlatmasa da 1931 tarihli bu kanun da ilk ya da son değildi.

O halde kısa bir tarih turuna ne dersiniz? Farz edin, 20-30 twitlik bir seri.

Malum, resmi tarihe göre Türklerle Kürtler et ve tırnak gibidir; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte vermişler, cumhuriyeti birlikte kurmuşlardır. Yalnız Kürtler, homojen bir Türk milleti oluşturmayı hedefleyen Türkleştirme politikalarından pek de haz etmemişlerdir.

Kendi dillerini, daha genel anlamda kültürlerini korumak istemektedirler. Kürtlerin Türkiye’de yaşayan en kalabalık etnik Türk olmayan grup olduğu düşünülürse, bu taleplere de şaşmamak gerekir.

Kimi kaynaklara göre 1927 yılında Türkiye’nin nüfusu 13.542.795’dir; bunların 1.184.446’sı Kürtçe konuşmaktadır ve yine 1927 nüfus sayımına göre Van, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Ağrı ve Elazığ’ı da kapsayan Türkiye’nin güneydoğusundaki birbirine komşu yedi ilde çoğunluğu oluşturmaktadırlar.

Saltanat ve hilafetin kaldırılmasından sonra Türklerle Kürtler arasındaki ittifak bozulur ve 1925 ile 1938 yılları arasında bir dizi Kürt isyanı patlak verir.

Bunlardan en bilineni Nakşibendi dervişlerinin başı Şeyh Said’in başlattığı ayaklanmadır. (Bu arada Baskın Oran’ın aktardığı, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayımlanan bir broşüre göre 1924 ile 1938 yılları arasında Türkiye’de 18 isyan çıktığını ve bunlardan 17’sinin doğuda olduğunu belirtelim).

Şubat 1925’te doğu illerinde patlak veren isyan, Mart ayı itibariyle güneydoğu bölgesinin neredeyse tamamına yayılır.

Hükümetin isyana cevabı son derece hızlı ve acımasız olur. Başbakan olarak Fethi Paşa’nın yerine İsmet İnönü getirilir; bunun ardından meclis, hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Yasası’nı çıkardı.

Yasa, 1929’a kadar yürürlükte kaldı. Bu arada doğuda ve Ankara’da özel yetkili İstiklal Mahkemeleri kurulur. İsyan, askeri yöntemlerle bastırılır; Şeyh Said ve takipçileri yakalanır, ölüm cezasına çarptırılır ve idam edilir.

Rejimin ayrı bir Kürt kimliğine tahammülünün olmadığı artık açıkça görülmüştür. Yeni milletçi anlayış, Tarih Tezi doğrultusunda, Kürtlerin beş bin yıl önce Orta Asya’dan gelmiş olan Turan ırkına mensup olduğunu iddia ediyor ve Kürt kimliğini reddediyordu.

Tarih tezinde Kürtlerin Perslerin etkisinde kaldıkları, o nedenle anadillerini unuttukları da öne sürülüyordu.

Belki de bu yüzden Kürtlerin asimile edilmeye daha meyilli oldukları, devletin ideolojik aygıtları, özellikle de eğitim sistemi ve zorunlu askerlik aracılığıyla kolaylıkla Türkleştirilebileceklerine inanılıyordu.

Kürtler 1925 yılındaki Şark Islahat Planı’yla birlikte daha somut başka politikaların da hedefi haline geldiler.

Bu plan, Türklerle ve Kürtlerin bir arada yaşadıkları yerlerde Kürtçenin kamusal alanda kullanılmasını yasaklıyor, güvenlik açısından tehdit oluşturduğu düşünülen ailelerin Türkiye’nin batısına sürgün edilmesini, ayrıca Türkiye’nin doğusunu idare etmek üzere bir Umumi Teftiş birimi kurulmasını ve bu tedbirler tam olarak uygulanıncaya kadar bölgede sıkıyönetim ilân edilmesini öngörüyordu.

1931 tarihli “İsyan Mıntıkasında İşlenen Ef’alin Suç Sayılamayacağı Hakkında Kanun” da bu süreçte kabul edildi.

Sürgünler, Kafkaslar ve Balkanlar’dan gelen göçmenlerin eskiden beri Kürtlerin yaşadığı bölgelere yerleştirilmesini öngören 1934 tarihli İskân Kanunu’yla birlikte daha geniş çapta ve sistematik olarak uygulanmaya başlandı.İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya göre yasanın temel amacı ülkenin sosyal yapısını “medenileştirmek” ve Türkiye’yi aynı dili konuşan, aynı hissiyatı paylaşan ve aynı şekilde düşünen bir ülke haline getirmekti.

Hükümetin bu konudaki tutumu, Kürt ili Dersim’in adını Tunceli olarak değiştiren “Tunceli Vilayeti Hakkında Kanun” ile pekişmiş oldu.

Kısa tutacağım dedim, hızlanayım. Kürtler ilerleyen yıllarda da “Türk milleti”nden sayılmayan yoldaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaya devam etti.

Öte yandan Kürtler de kendilerini ikinci sınıf vatandaş statüsüne indireceği düşüncesiyle azınlık olarak kabul edilmeyi reddediyorlar, ülkenin kurucu unsurlarından biri olarak görülmeyi tercih ediyorlardı.

1980 askeri darbesinden sonra Kürtlerin üzerindeki baskılar iyice arttı. Cunta, 1983’te kabul edilen ve 1991’e kadar yürürlükte kalan 2932 no’lu kanunla Kürtçe dili dahil olmak üzere, ayrı bir Kürt kimliği olduğuna dair her türlü işareti yasakladı.

Bu dönemde PKK ile yürütülen askeri mücadelenin bir parçası olarak sivillerin kitleler halinde yerlerinden edilmesi ve Kürt köylerinin yakılması rutin bir uygulama haline geldi.

Sadece önemli dönemeçlere vurgu yaparak bir hap gibi sunduğum bu tarihi Kürtler “yaşadı” ya da aile büyüklerinden dinledi. Çoğumuz Joe ismini seyrettiğimiz Hollywood filmlerinde duyduk; Kürtlerin bir bölümü için ise Joe, mahkûmların tekmil vermek zorunda olduğu Diyarbakır Cezaevi Müdürü Yüzbaşı Esat Oktay’ın
köpeğinin adıydı.

Ve 1931’den tam 86 yıl sonra 696 sayılı KHK kabul edildi. KHK’nin 121. maddesinde yer alan şu hükmü herhalde duymayanınız kalmadı:

“6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37’nci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.”

Bilmeyenler için 6755 sayılı KHK’nin atıfta bulunulan hükmünü de hatırlatalım:

“MADDE 37- (1) 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her turlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal suresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.”

Birilerinin söylediği gibi, “Son KHK ile artık hepiniz Kürtsünüz. Geçmiş olsun!”

ahvalnews.com

Related Articles