Anmak ve unutmamak

2 Temmuz… Sadece Türk devlet tarihinin değil, aynı zamanda Türk adalet tarihinin de kanlı ve kara bir günüdür…Kızılbaşlar için ise, 1400 yıllık tarihin tekrarlarından ibaret bir gündür…

Bu kara ve kanlı gün için bir şeyler yazmayı düşünmedim değil, fakat yazamadım. Bir nevi tekrarın tekrarı olacaktı; yazdıklarım.

Sonra gazetelerin, internet sitelerinin sayfalarını taradım. Herkes aynı şeyleri yazmıştı. En çok kullanılan kelime ise, ”Unutmamak” idi.

”Unutma” çağrısının iki sebebi var: Birincisi, suç işleyenin işlediği suçun cezasına çarptırılmamış olması, ikincisi ise birinci durumun bir sonucu olarak, mağdurun maruz kaldığı durumla yüzleşememesi.

Bu iki sebep toplumsal hafızanın oluşmasını engellediği gibi, aynı zamanda mağdurun zaman içinde kendi mağduriyetinden feragat etme durumuyla karşı karşıya bırakır. İşte ‘’Unutma’’ haykırışı bir anlamda bu ‘’Feragat’’ sürecini engellemek içindir.

Toplumsal ortak hafızası zayıf, yada oluşmamış toplumlar için, ”unutmamak,” toplum hafızasına sesleniştir. Bu sesleniş aslında sadece mağdura değil, birinci derecede suçluya bir hatırlatma, bir çağrıdır.

Toplumsal travma olarak katagorize edilecek (soykırım, katliam, asimilasyon v.b.) olayların toplumsal ortak bir hafıza, anı olabilmesi için, suçlunun Adalet önünde mahkum, mağdurun ise hem manevi, hem de maddi anlamda uğradığı haksızlığın giderilmesi lazım.

Türk devlet tarihi soykırım ve katliamlar tarihidir. Bu tarih bugüne kadar sorgulanmadığı için, devlet hem iç toplumda, hem de dünya kamuoyu nezdinde mağduru ‘suçlu’ sandalyesine oturtarak, işlediği suçlar karşısında bir savunma refleksi geliştirmiştir.

Devletin geliştirdiği bu ırkçı refleks toplumu da, önemli ölçü de, kendi sahasına çekebilmiştir.

Türk devletinin soykırım, katliam, asimilasyon v.b. suçları sonucu oluşmuş sorunlar, sadece devletin direnciyle karşılaştığı için bugüne kadar çözümsüz kaldığı söylenemez; aynı oranda toplumun direnciyle de karşılaştığı için, bu sorunlar hem çözümsüz kalmış, hem de yüzyıllık tarihi bir sürece yayılabilmiştir.

Toplumsal direncin en bariz örneğini, Ermeni soykırımı, Kürd soykırımı ve asimilasyonunda devletin tavrına paralel gelişen toplumsal tavırda görebiliriz.

Öyle ise ”Anmak,” ”Unutmamak” çağrıları başka bir mücadele tarzıyla geliştirilmezse pek fazla sonuç alıcı olmuyor. Ayrıca bu mücadelenin değişmeden, sürekli aynı yöntemle kendisini tekrarlaması, sorunun muhataplarını dahi zaman içinde duyarsız hale getirebiliyor. Sivas katliamının birinci anma yılındaki kitlesel katılımı, daha sonraki katılımlarla kıyaslayarak bugüne geldiğimizde bunu daha rahat görebiliyoruz.

Türk devlet büyüklerinin meşhur deyimiyle, ”Sokaklar yürümekle yıpranmaz!”

”Unutmamak” hesap sorulduğu zaman anlam kazanır. Hesap sormak ise, gerek devletin anti demokratik ve faşist karakteri gereği, gerekse benzer olayların bir biriyle bağ içinde olmamaları, birbirinde ayrı hareket etmelerinden ötürü bayağı zorlaşıyor.

Öyleyse birinci adım tarihte ve günümüzde işlenmiş benzer olaylar için bir ortak mücadele formu yaratmak. Devletin işlemiş olduğu bütün katliam ve soykırımlara karşı mağdurlar ve geri kalan toplumun birlikte hareket edebilecekleri bir platform.

İkincisi ise, uluslar arası kamuoyunu, suçu işleyen devletle ile sıkı çıkar ilişkisi içinde olmayan devletleri konuya karşı duyarlı hale getirecek mücadele yöntemleri geliştirmek gerekiyor.

Suç işlemiş devlet ile sıkı çıkar ilişkisi olmayan, genellikle bunlar küçük Devletler, Devletler aracılığıyla sorunu BM gündemine taşımak gerekiyor.

Kısacası devletin insanlığa karşı suç teşkil eden bütün suçlarını toplu bir dava haline getirip, bütün mağdurları da davacı platformunda bir araya toplamak gerekir.

Tek tek mücadele girişimcilerini boğmak, sesini kısmak devlet için daha kolay oluyor. Çünkü lokal ve mevzii olarak topluma yansıyan bu tür mücadele tarzına karşı devletin toplumu kendi cephesinde örgütleme şansı daha büyüktür.

Bugünün Türkiye’sinde devletin mağdurları listesi oldukça kabarık. Bu yelpaze inanç kesiminden etnik kimliğe, laik ve demokratik düşünceden liberal düşünceye, sol sosyalist, Feminist ve diğer kesimlere kadar uzanır.

Peki bu geniş çevre birlikte hareket edilmediği sürece kurtuluşun mümkün olmadığını, tek tek mücadelenin yenilgiye ve kanla bastırılmaya mahkum olduğunu ne zaman anlayacaktır?

 

Related Articles