Son Haberler
November 24, 2017 - Mısır’da camide katliam!
November 24, 2017 - ABD dış politikası Ortadoğu’da iflas etti-Robert Fisk
November 24, 2017 - Times: Erdoğan, Şam’a danışmadan Suriye’de Kürtlere saldırmama sözü verdi
November 24, 2017 - El Ahram: Ankara, Mısır’da iktidarı ele geçirmek için Müslüman Kardeşler ile ortak plan yaptı
November 24, 2017 - İslamın evlatları ve Türkiye İran’ın hizmetinde-Armağan Kargılı
November 24, 2017 - New York Times: Trump’la bağlarını koparan Flynn, Rusya soruşturmasında işbirliği sinyali veriyor
November 23, 2017 - Moskova: Türkiye’nin Kürtlerle ilgili ‘çekincelerine’ rağmen Suriye kongresi toplanacak
November 23, 2017 - 300 binlik askeri ordu..Kobane’de kırıldı
November 23, 2017 - solcu ne yapar? -ayşe düzkan
November 23, 2017 - Fukara Tahir’in anısına – Can Şafak
November 23, 2017 - NATO kafa NATO mermer… Doğan Özgüden
November 23, 2017 - Savcılıkla Atilla’nın Avukatları Uzlaşamadı
November 23, 2017 - Oyunu Rusya kurdu, Türkiye şerhi koydu, İran memnun – Murat Yetkin
November 22, 2017 - Tiflis’te DAİŞ operasyonu
November 22, 2017 - 250 avukat Öcalan’la görüşmek için başvuru yapacak
November 22, 2017 - Malatya’da Alevi evleri işaretlendi
November 22, 2017 - Putin: Suriye’deki tüm kesimler Ulusal Kongre’ye katılacak
November 22, 2017 - Filipinler diktası devrimcilere karşı savaş ilan etti
November 22, 2017 - Kobanê saldırısı Musul’daki Türk konsolosluğunda planlandı
November 22, 2017 - Bilimsel tezlerim/I -Selim Temo
deng24.com

Altun: Ortadoğu’da ilk kez özgürlük alanları oluşturuluyor

BERFİN BAĞDU/BEHDİNAN / ANF

Altun: Hitler faşizmine karşı Sovyetler Birliği ve ABD’nin ittifakı her iki taraftaki kamuoyu ve toplum tarafından meşru görüldüyse, ABD öncülüğündeki koalisyon ile YPG arasındaki ilişki de her iki tarafın kamuoyu tarafından meşru ve gerekli görülüyordu.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, “Şengal, ardından da Kobanê direnişi, adeta uluslararası toplumun vicdanını ayaklandırdı. Nasıl ki, ikinci dünya savaşında Hitler faşizmine karşı Sovyetler Birliği ve ABD’nin ittifakı her iki taraftaki kamuoyu ve toplum tarafından meşru görüldüyse, ABD öncülüğündeki koalisyon ile YPG arasındaki ilişki de her iki tarafın kamuoyu tarafından meşru ve gerekli görülüyordu. Tıpkı İkinci Dünya Savaşındaki Sovyetler ve ABD gibi, bu sefer de her iki tarafın da bir ilişkiye ihtiyacı vardı. Böylece, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleriyle DAİŞ’e karşı mücadelede taktik bir ilişki düzeyi ortaya çıktı. İlişkinin başlama biçimini böyle ele almak gerekir” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun ANF İngilizce ve İspanyolca’nın sorularını yanıtladı…

Başta Güney Amerika ve Avrupa olmak üzere dünyanın birçok yerinde devrimci hareket ve kişilikler PKK ve Rojava’daki mücadeleyi ilgiyle izliyor. Ancak bu çevreler, Kobanê direnişiyle birlikte liderliğini ABD’nin yaptığı uluslararası koalisyonla içerisine girilen ilişkileri PKK ve Rojava güçlerinin sosyalist ve anti-emperyalist kimlikleriyle bağdaştıramıyorlar. Sizce de bu bir çelişki değil mi? Bu durum Kürtlerin yaşadığı siyasi, askeri kuşatılmışlık ve yalnızlıktan kaynaklanan geçici bir durum mu? Yoksa ideolojik, politik ve sosyolojik olarak da buna bir cevabınız var mı?

Mevcut ortaya çıkan bu siyasi durumu anlayabilmek için başlangıçta bunun nasıl geliştiğini biraz bilmek gerekiyor. Bunlar, başından çok planlanmış stratejik, taktik ilişkiye dayanarak gelişen bir siyasi ilişkinin sonuçları değildir. Daha çok bir siyasi durumun, mücadelenin, direnişin gelişim seyri içerisinde ortaya çıkan siyasi ve taktik durumlar olarak görüp değerlendirmek gerekiyor. Ortadoğu krizi ortaya çıktığında PKK’nin Ortadoğu’da kırk yıldır yürütmüş olduğu bir mücadele vardı.

Bu mücadele esas olarak dörde bölünmüş bir Kürdistan’ı, kapitalist ve emperyalist sistem adına yöneten sömürgeci devletlerin şahsında emperyalist ve kapitalist sisteme karşı veriliyordu. Tam kırk yıl, emperyalizm ve kapitalizm sömürgeci güçleri destekleyerek bu özgürlük hareketini bastırmak için bütün yollara, yöntemlere ve çabalara başvurdu. En son önderliğimize karşı geliştirilen uluslararası komplo da bu güçlerin ortaya çıkardığı bir sonuçtu.

Bu, Hareketimizin tasfiyesine yönelik bir sistemsel yaklaşımdır. Emperyalizm ve kapitalizmin yaklaşımıdır. Ortadoğu krizi çıktığında da baştaki yaklaşımlar, yine bu hareketin süreçten dışlanması, bastırılması, yok edilmesine yönelikti. Bu daha çok da sömürgeci güçlerle emperyalist güçlerin ilişkisi ve ittifakına dayalı yürütülen bir politikaydı. Suriye somutunda baktığımız zaman bunu çok daha iyi görebiliriz. Suriye kaosu ortaya çıktığında öncelikle birçok kesim Suriye muhalefeti adı altında uluslararası emperyalizmle, bölge sömürgeci güçleriyle yine hegemon güçlerle ilişki içerisinde yer alırken, rejimle bu konuda bir çatışma durumu yaşarken, orada Kürtlerin, sadece kendilerini savunmaya yönelik direnişinin dışında en ufak bir bağlantıları yoktu.

Destek alacakları bir güç ya da onları destekleyen bir güç söz konusu değildi. Ama daha sonra Suriye krizini geliştiren Türkiye ve Suudi Arabistan gibi güçler, maşaları aracılığıyla Kürtleri hedefleyince burada Önder Apo’nun çizgisi temelinde bir direniş ortaya çıktı. Bu direniş ortaya çıktığında Suriye’de muhalefet adı altında hareket eden güçlerle Suriye rejimi birlikte bunu bastırmak için ellerinden geleni yaptılar. DAİŞ, Nusra, Ehrar El Şam gibi örgütler, Esat rejiminin de desteğiyle Kürt bölgelerine saldırınca, Kürtler de Önderlik ve PKK çizgisinde bunlara karşılık verdiler. Burada bir direniş başladı. Esas olarak çatışma ve direnişlerin başladığı nokta burasıdır.

KOBANÊ DİRENİŞİ BİR DÖNÜM NOKTASIYDI

Böyle bir çatışma ve direniş başladığında başta Türkiye olmak üzere, İran, Suriye ve benzeri güçlerin tümü, Suriye’deki Kürtlere saldırı yapan bu selefi güçleri destekleyen pozisyondaydılar. Amerika ve İsrail başta olmak üzere, diğer güçler de bunları destekliyorlardı. Sürekli proje üretiyorlardı; üretmiş oldukları projelerle bunları kendi çıkarları temelinde hareket etmeye zorluyorlardı. Selefi güçler de bunlardan almış oldukları destekle Kürtlere saldırıyorlardı. Bu ta Kobanê direnişine kadar devam etti. Kobanê direnişi bir dönüm noktasıydı. Kobanê direnişinin olduğu döneme kadar Kürtlerin buradaki özgürlük mücadelesini destekleyen tek bir bölgesel ve uluslararası güç yoktu. Taktik ilişki içerisine giren bir güç de yoktu. Hepsi el birliğiyle böyle bir hareketi tasfiye etmek için ellerinden geleni yaptılar. İran daha çok Suriye rejimiyle hareket ederek bunun gelişmesini önlemek istedi. Amerika ve İsrail ise Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden selefi güçleri çeşitli politikalarla destekleyerek bu hareketi orada bastırmak istedi. Eğit-donat politikalarıyla, bizzat silah yardımıyla ve lojistiği sağlamak gibi yöntemle bunu yapmak istediler. Bunun karşısında amansız bir direniş sürdürüldü. Hem bölgedeki statükocu güçlere karşı hem ortaya çıkan selefi güçlere karşı hem ABD’nin, İsrail’in, Türkiye’nin desteklediği güçlere karşı amansız bir mücadele yürütüldü. Kobanê bu mücadelenin dönüm noktasıydı.

ŞENGAL DİRENİŞİ DÜNYAYA NEFES ALDIRDI

DAİŞ üzerinden Ortadoğu’ya hakim olmak isteyen güçler çok bilinçli ve acımasızca bir politika izlediler. Tıpki Cengiz Han’ın, Timur Leng’in kısa sürede tüm Ortadoğu’ya hakim olmalarını sağlayan stratejiyi izlediler: Sınırsız şiddet ve vahşet. DAİŞ’in yüzlerce insanın kellesini kameraların önünde keserek basına servis etmesi, cehaletlerinden kaynaklanmıyordu; tamamen bir stratejinin ürünüydü: Korku, panik ve teslimiyeti yaratma stratejisi. Dikkat edilirse ilk katliamlardan sonra, daha DAİŞ gelmeden korkusu geliyordu ve kasabalar, kentler hiçbir direniş gösterilmeden DAİŞ’e teslim ediliyordu.

DAİŞ karşısında ilk ve tek direnişi, Şengal’de Êzidî Kürt halkına saldırdıkları sırada PKK gerillaları ve Rojava’da savaşan YPG-YPJ savaşçıları gösterdi. ABD, Rusya, AB devletleri devasa güçleri olduğu halde Êzdî halkına yönelik katliamı izlerken HPG-YJA Star gerillaları ve YPG-YPJ savaşçıları Yüzbinlerce Êzidî, Hıristiyan ve Müslümanı katliamdan kurtardı. Şengal direnişi adeta dünyaya nefes aldırdı ve durup düşünmesini sağladı. İnsanlar birazcık panik ve korku havasından kurtularak durumu sorgulamaya başladılar; ABD, AB ve diğer küresel ve bölgesel güçler neden ellerinde büyük imkanlar olduğu halde bu vahşete müdahale etmiyorlar? Yoksa bu vahşetten bir çıkar mı elde etmeyi düşünüyorlar? diye sorgulamaya başladılar. Bu durum söz konusu uluslararası ve bölgesel devletlerin meşruiyetini tartışmaya açarken PKK ve Önderliğimize büyük bir itibar kazandırdı. Türk sömürgeciliği ve emperyalizmin kırk yıldır hareketimize yapıştırdığı ‘terör örgütü’ yaftasını yerle bir etti. Bu noktadan sonra artık hiç kimse DAİŞ ve benzeri örgütlerle ilişkisini sürdüremezdi. Özellikle kendilerini ‘demokratik devletler’ olarak tanımlayan güçler bölgede varlıklarını sürdürmek için yeni yönelimlere girmek zorundaydılar.

Ancak durum böyle olduğu halde bölgesel güçler DAİŞ ve benzeri güçler üzerinde yürüttükleri politikalarını devam ettirdiler. Bu sefer DAİŞ’in yönünü Kobanê’ye vererek Kobanê’nin düşürülmesini sağlamaya çalıştılar. Burada hedef Rojava Kürtlerinin kazanımını, ama ondan da önemlisi Ortadoğu’da özgürlük çizgisinin kazanımlarını tasfiye etmekti. Bunda herkesin bir biçimiyle çıkarı vardı. Hem rejimin ve dolaylı olarak rejimi destekleyen güçlerin bundan çıkarı vardı hem Türkiye’nin çıkarı hem Suudi Arabistan’ın çıkarı vardı. DAİŞ’de bunlarla stratejik, taktik ilişkilerini Kürt karşıtlığı üzerinden inşa etmişti. Kobanê saldırısı bu temelde ortaya çıkmıştı. Kobanê saldırısı karşısında ciddi bir direniş ortaya konuldu ve bu direniş Kürdistan’ın dört parçasında halka mal oldu. Özellikle de Kuzey, Güney, Rojhilat Kürdistan’da Kürtlerin tümü Kobanê direnişine karşı gerekli hassasiyeti gösterdi. Direnişin uzun sürmesi de giderek bölge halkları ve uluslararası kamuoyunun da ilgisini çoğalttı.

100 gün süren büyük bir direniş sonucunda adeta Kobanê dünyanın gündemine oturdu. Dünyanın gündemine oturduktan sonra DAİŞ’in burada istediği başarıyı elde edememesi, istediği sonucu elde edememesi bir kırılma ortaya çıkardı. Tam da bu kırılmanın olduğu noktada küresel ve bölgesel güçler kendi siyasi ve askeri durumlarını yeniden gözden geçirerek kendileri açısından yeni bir süreci başlattılar.

ŞENGAL VE KOBANÊ DİRENİŞİ, ULUSLARARASI TOPLUMUN VİCDANINI AYAKLANDIRDI

Rojava’da, Kobanê’de gelişen Kürt direnişi yeni bir durum ortaya çıkardı. Uluslararası toplum ve kamuoyu ABD ve diğer uluslararası güçler üzerinde, duruma müdahale etmeleri için muazzam bir baskı oluşturdu. Şengal, ardından da Kobanê direnişi, adeta uluslararası toplumun vicdanını ayaklandırdı. Nasıl ki, ikinci dünya savaşında Hitler faşizmine karşı Sovyetler Birliği ve ABD’nin ittifakı her iki taraftaki kamuoyu ve toplum tarafından meşru görüldüyse, ABD öncülüğündeki koalisyon ile YPG arasındaki ilişki de her iki tarafın kamuoyu tarafından meşru ve gerekli görülüyordu. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndaki Sovyetler ve ABD gibi, bu sefer de her iki tarafın da bir ilişkiye ihtiyacı vardı. Böylece, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleriyle DAİŞ’e karşı mücadelede taktik bir ilişki düzeyi ortaya çıktı. İlişkinin başlama biçimini böyle ele almak gerekir. Meseleyi sadece bu ilişkinin tarafları olan siyasi güçlerin ideolojik konumundan hareketle ele alıp bir sonuca varmak yerine, bu ilişkinin nasıl geliştiğini ve bu ilişkide kimlerin hangi hedeflerle hareket ettiğini görmek daha önemlidir.

Yoksa kırk yıldır ABD, PKK’ye karşı mücadele ediyor, PKK’de sömürgecilik şahsında emperyalist sisteme karşı mücadele ediyor. Ama Ortadoğu’da yaşanan ve dünya sistemini ilgilendiren yeni bir durum ve kaos var. Bu kaosta sadece ezilen halklar ve sosyalist Hareketlerle, emperyalist güçlerin mücadelesi söz konusu değildir. Bizzat emperyalist güçlerin kendi aralarında yürüttükleri mücadeleler, emperyalist güçlerle, bölgesel sömürgeci güçler arasındaki mücadele ve yerel gericilikle mücadeleler vardır. Bu mücadele, her kesimin birbirleriyle taktik ilişkiler içerisine girerek ama kendi hedefleri doğrultusunda yol almasının imkânlarını sunmaktadır. Dolayısıyla herkes birbirinin güç ve imkânlarından yararlanarak kendi hedefleri doğrultusunda yol almaya çalışmaktadır. Çeşitli siyasi ve askeri pozisyonlar da buna zemin sunmaktadır.

ABD’NİN MECBUR KALDIĞI SEÇENEK

ABD, Ortadoğu krizinin başlangıcında Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden Suriye’de yaptığı siyasi ve askeri yatırımlar boşa çıktığı için birkaç seçenekle karşı karşıya kalmıştı. Birinci seçeneği Suriye’yi, dolayısıyla bölgeyi terk etmekti. Suriye’yi ve bölgeyi terk etmek, dünya hegemonyasından vazgeçmek anlamına gelecekti. ABD, bunu yapamazdı. İkinci seçenek Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden yürüttüğü ama iflas eden politikalarına daha fazla yatırım yapmaktı. Bu da farklı bir sonuç ortaya çıkarmazdı. Üçüncü seçenek ise, sahada başarısını kanıtlamış yeni bir güçle ilişki geliştirerek yoluna devam etmekti. Bu neredeyse ABD’nin mecbur kaldığı bir seçenekti.

ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile yola devam ederek başarı kazanmış bu özgürlük gücüne karşı mücadele ederek önceki pratiğini tekrarlamak yerine, bu direnişin ortaya çıkardığı başarılara ‘ortak’ olarak yoluna devam etmeyi daha fazla kendi çıkarına gördü. Bu, kazanımları kendine mal etmeyi ön gören bir emperyalist kurnazlıktı. ABD, bunu çok iyi hesaplayarak Kobanê’de taktik bir ilişkiye girdi. O uluslararası koalisyonun bir yaklaşımı olarak, YPG güçlerinin oradaki direnişlerine destek verme temelinde bir süreç başlattı. Bu süreç daha çok bir taktik süreçtir. Rojava’da Kürtlerin geliştirmiş olduğu özgürlük mücadelesi daha çok özgürlüğü, eşitliği esas alan bir mücadeledir, sosyalist temelde gelişen bir mücadele ve direniştir. Halkların kardeşliği ve birliği temelinde gelişen bir çizgiyi ifade ediyor. Diğer tarafta ise emperyalizm, Ortadoğu’yu kendi hegemonyasına alma siyasetini yürütüyor. Bu iki çok farklı stratejik durum, ideolojik durum mevcut Ortadoğu zemininde sadece taktik bir ilişki temelinde Kobanê’de bir süreç içerisine girmişlerdir. Ondan sonrası da bu taktik ilişkinin devamı olarak değerlendirilebilir. Bu ilişki kendi içerisinde çok sancılı bir ilişkidir. Bir yanıyla özgürlük mücadelesi kendi alanını genişletip, demokratik çözümlerle özgür bir Ortadoğu’yu yaratmanın mücadelesini verirken diğeri Ortadoğu’da kendi hegemonyasını geliştirebilmenin, hâkim kılabilmenin ilişkisi içerisindedir. Bu, sadece birbirini destekleyen bir ilişki değil, kendi içinde de sürekli çatışma halinde olan bir ilişkidir.

Bu belki tarihte çok ender rastlanan hatta ilk kez rastlanan bir durum değil mi? Ezilen halk ve toplum güçleri ile hegemon emperyalist güçlerinin bazı noktalarda ortak çıkarlarının çakıştığı bir durum ve bunun getirdiği bir taktik ortaklık mı söz konusudur?

Ortadoğu zemininde belki bu ilktir. Dünyada bunun örnekleri yok değil. İnsanlık tarihinden beri yürütülen özgürlük mücadelelerin geçmişine baktığımız zaman çok örnek ortaya çıkarabiliriz. Bu kısa dönem içinde de örnekleri vardır. Özellikle 1. ve 2. dünya savaşları ve Sovyet devrimi dönemindeki durumlara baktığımız zaman bu tür örnekler çok fazladır. Mesela diyelim ki 2. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı mücadelede, Sovyetler Birliği ile ABD’nin ittifak içerisinde faşizme karşı ortak mücadele yanları görüldü. Şimdi burada bunu değerlendirdiğimiz zaman Sovyetler Birliği’nin durumunu nereye koymamız gerecek? O zaman direkt olarak ABD ile girmiş olduğu ilişkiler ya da İngiltere öncülüğünde batıyla girmiş olduğu ilişkilere baktığımız zaman burada Sovyetler Birliği’nin emperyalizmle işbirliği içerisine girdiği gibi bir tespit mi yapmak durumunda kalacağız. Bu oldukça basit ve dogmatik bir yaklaşım olur. Buna benzer örnekler Ekim devriminde de vardır. Ekim devrimine baktığımız zaman birçok anlaşma var. Kapitalizmle, emperyalistlerle yapılan ekonomik anlaşmalar, siyasi anlaşmalar vardır. Ama bu anlaşmaların doğasına baktığımız zaman burada sosyalizmin bir inkarı yoktur. Yani Ekim devrimi sırasında Lenin’in çeşitli kapitalist ve emperyalist güçlerle geliştirdiği ilişkilerde sosyalizmin inkarını göremediğimiz gibi ikinci dünya savaşında da Sovyetler’deki sosyalizmin bir inkarını göremiyoruz. Burada daha çok Ekim devriminin kendisi için gerekli görmüş olduğu taktik ve stratejik ilişkilerin ve anlaşmaların bir gereği vardır. Yine ikinci dünya savaşında ise faşizme karşı yürütülen mücadele, anti-faşist cephenin oluşturulmasını zorunlu kılmıştır.

Bu ilişkiler ne kadar süreyi kapsar?

Dikkat edilirse ilişkiler, daha çok sorunların ortaya çıkışının süresiyle sınırlıdır. Yani stratejik bir ilişki konumunda değildir. Nasıl ki Ekim devrimi kendi devrimini geliştirirken birçok kapitalist güçle yaptığı anlaşmalar daha çok konjonktürel durumlarını ifade ediyorsa ve bu konjonktürel durum bittikten sonra bu anlaşma ve ilişkinin hiçbir anlamı ve değerinin kalmadığı gibi bir sonuç ortaya çıkıyorsa benzeri durum ikinci dünya savaşında da aynısıdır. İkinci dünya savaşı sırasında gerçekleşen ittifak, faşizmin çok yoğun saldırıları altındaki Sovyetler Birliğinin ana vatan savunmasıyla diğer anti-faşist güçlerin çıkarlarının çakışması sonucunda ortaya çıkmış bir anti-faşist duruştur. Ama bu faşizmin saldırısı olduğu sürece güncelliğini korudu. Faşizm yenilgiye uğradıktan sonra herkes kendi siyasi pozisyona döndü ve ideolojik-politik çizgisi temelinde yoluna devam etti.

SAHADA TEMEL ÜÇ ÇİZGİ VARDIR

Ortadoğu’da belki bunun çok fazla örnekleri yoktur. Ortadoğu’da ilk defa böyle bir şey gerçekleşiyor. Bu biraz özgün bir durumdur. Şu an da dünya genelinde yaşanan çatışma ve mücadele aslında 3. Dünya Savaşı’dır. Ortadoğu, 3. Dünya Savaşı’nın kendisini en fazla hissettirdiği coğrafyadır. Ortadoğu’da şimdiye kadar görmediğimiz birçok şeyi şimdi görebiliriz. Örneğin hem bölgesel statükocu devletler açısından hem uluslararası emperyalizmin açısından hem de devrimci sosyalist güçler açısından bu savaşta kendi çizgilerini güçlendirmenin çok karmaşık taktik ve stratejik ilişkilerine tanık olabiliriz.

Çünkü sahada yaşanan gerçeklik çok karmaşıktır. Sahada temel üç çizgi vardır. Biri uluslararası emperyalist çizgi ve onun güçleridir. Bunun temsilini ABD, Rusya ve AB devletleri yapıyor. İkinci çizgi bölgesel statükocu güçlerdir. Bunların temsilciliğini de Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi güçler yapıyor. Üçüncü çizgiyse sosyalizm, demokrasi ve özgürlük çizgisidir. Bunun temsilciliğini de PKK öncülüğündeki sol ve sosyalist hareket ve toplumsal kesimler yapmaktadır. Bu üç çizgi ve güçleri hem bir birleriyle, hem de özellikle ilk iki çizgi kendi içerisinde çatışmalıdır. Dolayısıyla bu çizgiler, çelişki ve çıkarlarının önceliğine göre sürekli olarak değişik ilişki ve ittifaklar geliştirebiliyorlar. Herkes birbirleriyle hem çatışmalı hem de ilişki ve ittifaka açık vaziyette durmaktadır. Bizim 3. Dünya Savaşı tanımlamamız bu gerçeklere dayanıyor. Bu 3. Dünya Savaşı’nın tanımlamasıyla hareket ettiğimiz zaman burada birçok yeni stratejik, taktik ilişkiler ortaya çıkar. Ve birçok güç kendi stratejisine ulaşmak için sanki çelişkiymiş gibi görünen birçok taktik ilişki içine girerek yol almak zorundadır. Bu herkes için geçerlidir. Bu siyasetin doğasında var, diplomasinin doğasında var. Bunu beklemek gerekiyor. Onun için sadece görüntüde ortaya çıkmış bazı siyasi ve askeri durumlara bakarak nitelendirmelerde bulunmak çok yüzeysel ve dar bir yaklaşım olabilir.

BU PRATİK BİR SÜREÇTİR

Meseleye doğru yaklaşmak şu anlama geliyor; dünya kapitalist sisteminin içine girmiş olduğu derin ve yapısal bir kriz vardır. Bu kriz, dünya genelinde yaşanmaktadır ama kendisini en çok hissettirdiği yer Ortadoğu’dur. Ortadoğu zemininde yürüyen savaş siyasi olduğu kadar askeri olarak da bir çatışmalı hali yaşıyor. Yani burada sadece bir ideolojik ve siyasi yaklaşım yeterli değildir. Aynı zamanda örgütsel ve askeri olarak da pozisyon almak gerekiyor. Örgütsel ve askeri bir pozisyon almak demek var olan şeylere karşı sürekli mücadele etmek, değiştirmek, dönüştürmeyi içermek bunun yerine de yeniden bir yapılandırmayı geliştirmektir. Bu, pratik bir süreçtir. Bu pratik süreç doğru ele alınamaz ve kendi gelişim diyalektiğinin çok iyi bir uygulaması ortaya çıkarılamazsa, dogmatik yaklaşımla büyük bir tasfiyeye yol açabilir. Özgürlük çizgisinin kendisini hiç ifade edemediği bir duruma yol açabilir. O zaman sahayı çok yerinde görmek, tanımak gerekiyor. Neye karşı ne zaman ne yapmak gerektiğine çok iyi karar vermek gerekir. Ele geçirilen bir kazanım ve mevziinin de nasıl korunacağı ve sosyalizmin tesis ve inşa edilmesinde nasıl kullanılacağı çok iyi değerlendirmelidir. Eğer böyle bakmazsak biz ne burada özgürlük çizgisini anlayabiliriz ne bölgesel statükocu güçlerin durumunu çok iyi anlayabiliriz ne de uluslararası emperyalizmin durumunu çok iyi anlayabiliriz. Hepsini birbirine karıştırarak ama içine de girmeden, dışında da kalarak sadece teorik yaklaşımlarla büyük bir özgürlükçüymüşüz gibi bir görüntü versek de gerçekte buradaki halkın yürüttüğü mücadele ve direnişe en büyük haksızlığı yapmış oluruz.

Bu ilişkiler taktik ilişkilerdir, bu anlaşılırdır. Şimdi genelde Kuzey Suriye Federasyonu ve Rojava güçlerinin hem ABD ile bir ilişkisi var hem Rusya ile. Bunlar devasa emperyalist güçler olduğu biliniyor. Hem bunlarla siyasi, askeri, ekonomik ilişkiler içerisine girip hem de sosyalist kimliği korumak gerçekten mümkün müdür?

Bizim yürüttüğümüz mücadele, tarihsel olarak özgürlük mücadelelerinin bütün birikimlerini göz önünde bulundurarak yürütülen bir özgürlük mücadelesi ve direnişidir. İkincisi reel sosyalizmin bakış açısıyla bizi anlamak mümkün değildir. Yani reel sosyalizmin o dünyayı kutuplara ayırarak kendini bir kutupta ifade edip cepheleşme biçimiyle bir özgürlük mücadelesinin verilemeyeceğini reel sosyalizmin pratiğinden biz çok iyi biliyoruz. Ne dünyanın hali öyledir ne de dünya kapitalist sistemi içerisinde kendini soyutlayıp marjinalleştirerek özgürlük mücadelesi vermek mümkündür. Bir bütünlük içerisinde meseleye yaklaşmak gerekiyor. Bu konuda kapitalist bir dünya sisteminin içerisinde yaşıyoruz. Dünya kapitalist sisteminin içerisinde kapitalizme karşı mücadele, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele içerisinde bir özgürlük alanı açmak istiyoruz. Şimdi bizim, var olan bir özgürlük alanında mevzilenerek yeni bir özgürlük alanı açma imkânımız yoktur. Biz esir alınmış, köleleştirilmiş bir dünyada bir özgürlük alanı açmak istiyoruz. Bu açmak istediğimiz özgürlük alanları da başkalarının elinde, başkalarının hakimiyetinde olan alanlardır.

Ancak alanda bulunan çeşitli siyasi ve sosyal kesimlerin birbirleriyle çok ciddi çelişkileri bulunmaktadır. Biz ancak sosyalist ideal adına bütün bu çelişki ve çatışmalardan yararlanarak yol alabiliriz. Kutuplaşma yaratmak veya kutuplaşmalarda yer almak, sosyalist güçlerin yararına değildir. Eğer reel sosyalist bir kutuplaşma anlayışıyla meselelere yaklaşırsak, tüm emperyalist ve sömürgeci güçleri bir anda karşımıza almak durumunda kalırız. Oysa gerçekte emperyalist ve sömürgeci güçler yekpare değildirler. Aralarında birçok çelişki ve çatışma vardır. Bu çelişki ve çatışmaların oluşturduğu çatlaklardan yararlanarak sosyalist ideal adına güç ve mevzi derlememek, sosyalist ideoloji açısından büyük bir kayıp olur. Eğer meseleye sadece sosyalist olanlarla, kapitalist ve emperyalist olanlar ayırımıyla bakarsak, sahada bizim dost diyebileceğimiz çok az kimse kalır. Sadece dostlardan derlenenlerle bu devasa mücadelede yol almak çok zordur. İmkân varken kapitalist-emperyalist sistemden aldıklarımız sosyalist hareketi güçlendirir, onları ise zayıflatır. O zaman bizim gerçekten de kendi ideolojik, politik yaklaşımlarımızın, çizgimizin gerekli kıldığı temelde doğru bir örgütlenme ve doğru bir mücadeleyle sürekli özgürlük alanları açarak yol almamız gerekiyor. Çünkü önümüzde bu alanlara hükmeden, kapitalizmle bağlantılı hegemonik güçler var ve bizim, bu alanlarda kendimize yol açmamız gerekiyor.

ÖZGÜRLÜK ÇİZGİSİ ORTADOĞU’DA BÜYÜK BİR ETKİ YARATTI

Ortadoğu gerçeğine baktığımız zaman, Ortadoğu gerçeğinde şu alan özgürlük alanıdır diyebileceğimiz, şu kesim özgürlük kesimidir diyebileceğimiz bir alan ve kesim yoktur aslında. Her taraf kaybedilmiştir, tarih boyunca kaybedilmiştir. Toplum anlayış bazında, zihniyet bazında mevcut kapitalist dünya sistemi içerisinde eritilmiştir. Ülkeler ve coğrafyalar daha çok sömürgeci, emperyalist hegemonya tarafından istila edilmiştir. Devlet egemenliği adı altında toplum özgürlüğüne kapatılmıştır. Kürtler böyle bir durumda özgürlük mücadelesi geliştiriyor. Özellikle dört sömürgeci devletin ve emperyalizmin inkar ettiği bir toplumun gerçeği içerisinde bir özgürlük sahası yaratmak istiyoruz. Onun için son derece ince yaklaşım ve hesaplarla yol almak zorundayız. Kaba bir biçimde şu emperyalisttir, şu sömürgeci ve kapitalisttir diyerek herkesi karşımıza almak, zaten başında yenilgiyi kabul etmek anlamına gelmektedir.

Özgürlük mücadelesinin tasfiyesini göze almak demektir. O zaman yapılması gereken nedir? Bu alanların askeri, siyasi, toplumsal gerçekliğini çok iyi görerek, bu gerçeklik içerisinde kendini sıfırdan var etmeyi bilebilmektir. Şimdi böyle hareket ettiğin zaman birçok güçle yüz yüze gelmek, karşı karşıya gelmek, iç içe olmak, taktik ilişkiler içerisine girmek, askeri ve siyasi ilişkiler içerisine girmek kaçınılmaz bir durum olur. Ama burada önemli olan sürekli olarak kendi ideolojik politik ve özgürlük çizginden vazgeçmemek, tüm ilişkilerinin bu hedeflere hizmet etmesini gözetmektir. O zaman Ortadoğu’da özgürlük mücadelesi veren herkes, bu gerçeği göz önüne getirerek kendisini bu gerçeklik içerisinde ifade etmeye mecburdur.

Şimdi bizim de geliştirdiğimiz bir özgürlük mücadelesi var. Geliştirdiğimiz özgürlük mücadelesinin tarihçesine baktığınız zaman insanı dehşete düşürecek kadar zorluk ve zenginlikler görürsünüz. Tam kırk yıldır dünya kapitalist ve emperyalist sistemi, PKK hareketinin geliştirmiş olduğu sosyalizm ve özgürlük mücadelesine karşı bir birlik içerisine girdiler. Herkes daha çok sömürgeci güçleri desteklemek şeklinde mümkün olduğu kadar bir özgürlük hareketinin ortaya çıkmasını engellemek, filizlenmesine müsaade etmemek için büyük destekler verdiler, büyük yatırımlar yaptılar. Böyle bir hareketin ortaya çıkmasını engellemek istediler. Buna rağmen kırk yıl süren ve sadece halka dayalı bir direnişle buna karşı büyük bir mücadele geliştirildi. Bu mücadele Kürt toplumuna mal edildi. Kürt toplumuna mal edilmiş bir özgürlük çizgisi Ortadoğu’da büyük bir etki yarattı ve konjonktürüne de kendisini taşımayı bildi. Bütün dünyanın yok etmek istediği bir hareketin, kendisini gerilla temelinde, demokratik siyaset temelinde ve halkın örgütlülüğü temelinde ifade etmesi büyük sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

EMPERYALİST GÜÇLERİN İFLAS ETTİĞİ BİR ORTADOĞU ORTAYA ÇIKTI

Yine bu direniş, kendisine değişik açılardan özgürlükçüyüm ya da sistem karşıtıyım diyen birçok hareketten de aktif destek almadan kendisini yaşatmayı bildi. Birçok kesim kırk yıllık bu mücadeleye kaygıyla baktı ve bunu desteklemenin yaklaşımı içerisinde de olmadı. Bugün bu kırk yıllık mücadelenin yaratmış olduğu sonuçların etkisiyle de Ortadoğu’da çıkan bir kaos vardır. Bu kaos Ortadoğu’yu alt-üst etti. Yani büyük güçlerin, uluslararası güçlerin, emperyalist güçlerin iflas ettiği bir Ortadoğu bölgesi ortaya çıktı. Herkesin kapitalizmi çok güçlü sandığı, emperyalizmi çok güçlü sandığı, İsrail’i çok güçlü sandığı bir Ortadoğu’da bunların ne kadar güçsüz bir duruma düştükleri ortaya çıktı. Ortadoğu kaosu adeta hepsini yuttu, görünmez hale getirdi. Yine bunlarla ilişki içerisinde olan bölgesel güçler, devletlerin hegemonyaları da statükocu yapıları da çöktü, alt-üst oldu. Peki, bu nereden geliyor? Hiç kuşkusuz bunu istemin kendi kriziyle ifade edebilirsiniz, tarihsel çelişkilerle de bunu ifade edebilirsiniz ama hepsi bu kadar değil.

Sistem krizi ve tarihsel çelişkiler ancak belli bir mücadeleyle, müdahaleyle tetiklenerek kaosa dönüştürülebilir. O zaman PKK’nin kırk yıldır vermiş olduğu özgürlük mücadelesi, Ortadoğu kaosunun ortaya çıkmasında, sistemin çökmesinde büyük pay sahibidir. Şimdi bu yeni süreçte herkes adeta kendisini Ortadoğu’da yeniden var etmenin sürecine girdi. Bu çok önemlidir, bunu görmek gerekiyor. Kapitalist modernitenin krizinin merkezi şu an da Ortadoğu’dadır. Ya Ortadoğu’da kapitalizm kendisini yeniden var ederek yüz yıl ya da bin yıl ömrünü uzatmanın şansını elde edecek ya da Ortadoğu kaosu özgürlüğün ortaya çıktığı bir alan olarak kapitalist modernite düzeni içerisinde yeni bir gedik açacaktır. Bütün dünya güçlerinin bugün Ortadoğu’da olmasının ve savaşmasının asıl nedeni budur. Meseleyi sadece petrol savaşlarıyla izah etmek çok sığ bir yaklaşım olur.

Dünya kapitalist sistemi bunalımının 3. Dünya Savaşı’na dönüştüğü zemindir burası. Bu zeminde herkes var. Buradaki mücadele ideolojiktir, politiktir ve sistemseldir. Küresel emperyalizm buradaki mücadele neticesinde post modern bir dünya hegemonyası ve sistemi geliştirmek istiyor. Bölgesel statükocu devletler, 20. yüzyıl sisteminin kendilerine sağladığı imkan ve avantajları muhafaza etmeye çalışıyor. Ezilen halk ve toplumsal kesimler de bu kaostan kendi özgürlük ve eşitliklerini üretme çabasındadırlar. Şimdi Rojava’da ortaya çıkan aslında budur.

Peki, bu ilişkiye girerken neye güveniyorlar? Amerika, Rusya ve Avrupa devletlerinin emperyalizmine rağmen kuzey Suriye’de ya da Ortadoğu’da sosyalist bir yaşamı inşa etmek mümkün müdür?

Krizin daha önceki Ortadoğu turuna baktığımız zaman, bu tur içerisinde bir özgürlükçü çizgi yoktur. Tunus’ta yoktur, Libya’da, Mısır’da, körfez ülkelerinde bu yoktur. Daha çok bu kaos kimin elinde dönüyordu? Esas olarak kapitalist modernitenin kendini yeniden tesis etmenin mücadelesi olarak emperyalist ve sömürgeci güçlerin çatışması biçiminde seyrediyordu. Özgürlüğü ifade edebilecek bir çizgi ve örgütlülük yoktu. Halkın özgürlük arayışları örgütsüz olduğu için, mücadele ve çabaları sürekli olarak bunların potasında eritildi. Ama ne zaman kriz gelip Rojava’ya dayandıysa, burada özgürlük çizgisi temelinde yeni bir durum ortaya çıktı. İşte PYD’nin, YPG’nin şahsında ortaya çıkan böyle bir durumdur. İlk defa Ortadoğu’da kapitalist moderniteye karşı ciddi bir demokratik, özgürlükçü, sosyalist çizgi ortaya çıktı. Onun için başından itibaren herkes birleşerek bunu boğmak istediler. Ama bunu başaramadıkları için bu çizgi Ortadoğu ve dünyaya mal oldu. Bu durumda tasfiye edemedikleriyle ilişkilenmek zorunda kaldılar. Bu pozisyon da ne yapmak lazım? Elbette burada özgürlük mücadelesini verenlerin her şeyden önce kendilerine güvenmesi gerekiyor. Eğer ideolojilerine, sosyalizme, özgürlüğe ve toplumun eşitliğine ihtiyaç ve inançları varsa bu durumda hiç kimseyle ilişkilenmekten çekinmemeleri gerekiyor.

Şimdi bu sizin sorduğunuz soru adeta Ortadoğu’nun bir kaderi gibidir. Eğer burada birileri özgürlük mücadelesi veriyorsa ve birileri de kendi çıkarlarını hâkim kılmanın siyasetini güdüyorsa o zaman bu güçlerin sürekli ilişkili ve çelişkili bir süreci, bir durumu yaşamaları zorunludur. Bu bazen uzlaşı ve ittifak, bazen de çatışmak biçiminde olabilir. Mesela ABD, başında hiç ilgi göstermediği Kürtlerle sonra YPG şahsında taktik ilişkiye girmek zorunda kaldı.

Ama girdiği taktik ilişkiyle onu kendi sosyalist kimliğinden koparıp kapitalist emperyalist sisteme entegre etmek için elinden gelen bütün çabaları sarf ediyor. Bu onun açısından ilişkilenmenin hedefidir. Ama Kürtlerin ve Özgürlük çizgisinin de bu ilişkide bir nedeni ve hedefi vardır. Kimin kimin atına binerek yol aldığı önemlidir. Yine her iki tarafın bu ilişkilerde elde ettikleri sonuçların taraflar açısından stratejik ve taktik değeri de önemlidir. Rojava Kürtleri ve Kuzey Suriye federasyonu güçlerinin burada bir mevzi kazanmaları, bütün sosyalist ve sistem karşıtı güçler açısından kazanılmış stratejik bir mevzidir. Ama ABD’nin Suriye’de varlık göstermesinin emperyalist sistem açısından sadece niceliksel bir değeri vardır. Onun için bu taktik ilişkilere girmek önemlidir. Hiç kuşkusuz bu ilişkiler sürekli çatışmalı bir hal içerisinde olacaktır. Oradaki hareket kendine güveniyor ve bu konuda sonuç da alıyor.

ROJAVA DEDİĞİMİZ KÜÇÜK BİR TOPRAK PARÇASI ÜZERİNDE BİR ÖZGÜRLÜK ALANI AÇILDI

Şimdi orada ABD’nin temsil ettiği bir koalisyon gücü var. Arkasında kapitalizmin bütün güçleri var. Bu sistemin değişik bir cephesi olan Rusya güçleri var ve bunun arkasında da birçok güç vardır. Bir tarafına NATO’yu, bir tarafına Avrasya’yı aldığın zaman Rusya ve Amerika’nın şahsında bütün dünyanın hegemon ve emperyalist güçlerinin, kapitalist güçlerinin kendisini ifade ettiği bir merkezi temsil düzeyi vardır. Ama aynı zamanda bunların bölge devletleriyle de ilişkileri ve çelişkileri vardır. Ve bölge devletleri de bu iki uç arasında hem ilişki hem çelişki durumlarını yaşıyorlar. Bunlar bir yanıyla kapitalist, emperyalist dünya sistemini burada hakim kılmaya çalışırken diğer tarafta kendi aralarında kendi hegemonyasını mutlak bir hegemonyaya dönüştürmenin çelişki ve çatışması içerisindedirler.

Böyle bir durumda bizim Rojava dediğimiz küçük bir toprak parçası üzerinde bir özgürlük alanı açılmıştır. Demokratik komünal alan açılmıştır. Ortadoğu’da ilk defa özgürlük alanından söz ediyoruz. Yani bir toprak parçası üzerinde, kendisini toplumsal, siyasi, ekonomik olarak ifade etme gücünü kısmen ortaya çıkarmış bir güç var. Bu güç, söz konusu toplumun bütün maddi ve manevi moral gücünü de arkasına alarak savaşını sürdürüyor. Aynı zamanda, dünya kapitalist sisteminin bütün gücüne karşı, ideolojik, politik ve ekonomik bir direniş içerisinde kendisini var etmek istiyor. Bu özgürlük alanı özgürlükçüler için ne anlam ifade ediyor bunun üzerinde düşünmek lazım. Şimdi bu alanın tümünü tasfiye etmek isteyen emperyalist, kapitalist bir yaklaşım var. Bunun yaratmış olduğu ağırlık var.

Diğer yanda bu alana dayalı mücadele ederek alanı daha da genişletmenin özgürlükçü mücadele çizgisi var. Buradaki çelişki ve çatışmayı çok iyi anlamak lazım. Bu çelişkiyi, çatışmayı anlamadan meseleyi anlayamayız. O zaman YPG’nin Rusya ve Amerika ile girmiş olduğu ilişkilerin çok iyi değerlendirilmesi lazım. Bu ilişkilerin günlük olarak yürütülmesi biçimine baktığımız zaman bile sorunu her zaman anlamak mümkündür.

Güçlerin stratejik yaklaşımlarından bahsettiğiniz. Rusya’nın nasıl bir stratejik yaklaşımı var?

Rusya’nın stratejik yaklaşımında, daha çok bir bölgesel güç olarak oraya girmek istediğini görüyoruz. Arkasına almış olduğu güçler kimlerdir? İran, Türkiye, Irak ve Suriye’dir. Rusya, buradan hareketle Ortadoğu’da diğer devletleri de bir biçimiyle etkileyerek bir güç oluşturmak istiyor. Burada temel stratejik hedefi nedir? Daha çok Suriye rejimine bir ulus devlet karakteri kazandırarak yeniden hegemonik bir güç haline getirmektir. Burada demokrasiyi çağrıştıracak, eşitliği özgürlüğü çağrıştırabilecek, gerçekten de sorunları demokratik bir temelde çözmeyi çağrıştıracak bir yaklaşım göremiyoruz.

Bu yaklaşımını yaparken elbette ki bütün bu ittifak ettiği güçlerle günlük çelişkiler içerisinde bir konsept oluşturuyor. Bu konsepti oluştururken daha çok Kürtlerin öncülüğünü yapmış olduğu özgürlük alanını da mevcut rejime, ulus devlete entegre etmek için siyaset yapıyor. Askeri, siyasi ve diplomatik gücünü bu temelde kullanıyor. Ama diğer taraftan özgürlük mücadelesi verenler de bu gücün durumunu değerlendirerek bunun çatlaklarından yol almak istiyor. Onun için çok sancılıdır. Rusya, bir taraftan Türklerle, bir taraftan İranlılarla, bir taraftan rejim güçleriyle ilişki içerisinde oradaki özgürlük mücadelesini teslim almak, rejime entegre etmek istiyor. Ama özgürlük Hareketi de bütün bunlara rağmen, bunların ilişkilerinin çatlaklarını kullanarak siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik olarak yol almaya çalışıyor.

Peki, Rusya’nın stratejik yaklaşımından bahsetmişken Amerika’yı da sorma gereği duyuyorum. Amerika’nın nasıl bir stratejik yaklaşımı var?

Benzeri bir durum Amerika için de geçerlidir. Amerika PYD’nin özürlük çizgisinden çok memnun mudur? Orada kantonal biçimde bir durumun ortaya çıkması, devlet yerine özyönetim siteminin esas alınması ve sosyal anlamda eşitlikçi özgürlükçü bir toplumun yaratılması yönündeki çabalardan Amerika’nın çok memnun olduğunu düşünmüyorum. Amerika bunu konjonktürel bir durum olarak görmezlikten geliyor ve taktik ilişkilerle askeri başarı kazanmak istiyor. Ama bunun karşısında daha çok devletlerle geliştirmiş olduğu ilişkilerini stratejik bir temelde ve ileriye yönelik olarak inşa ediyor. O zaman, yürürlükteki taktik ilişkinin anti-emperyalist karakterini görmeden, sadece görünene bakarak ona karşıt bir pozisyon içerisine girmek adeta mevcut hegemonik iktidarın sitemin ekmeğine yağ sürmektir. Taktik, siyasi, askeri ilişkilerin dışında da başka bir ilişki de yoktur. Şimdi emperyalizmin kendisine temel aldığı tekellere dayalı ekonomik bir sistem Rojava da yürürlükte değildir.

Tekeller kendisini ifade edemiyor. Rojava da inşa edilen özünde, siyasal ve ekonomik olarak özgürlükçü ve eşitlikçi bir demokratik sistemdir. Bunu oluşturulan federal anayasada rahatlıkla görebiliriz. Toplumsal olarak örgütlendirilen nedir? Demokratik toplum ve demokratik siyasettir. Ekonomik anlamda ise komünal bir toplum yaratılmak isteniyor. Bunun için de anti sömürü ve anti tekel yasalar yapılıyor. Şimdi burada Rusya ile Amerika ya da daha değişik kapitalist emperyalist güçlerle taktik ya da stratejik ittifak değil, tam tersine farklı bir dünya dayatılıyor onlara. Farklı bir dünyanın mümkün olduğu onlara gösterilmeye çalışılıyor. Bunu kabul etmeyen kapitalist sistem ise, bu özgürlükçü alternatifi daha doğmadan yok etmek için bunu ulus devlete entegre etmek istiyor. Milliyetçiliğe ve ulus devlete mahkum etmek istiyor.

Rusya ve Amerika’nın arkalarındaki cephelerle birlikte çok muazzam askeri, politik güçleri vardır. Bunların, sizin güçlerinize göre çok büyük bir üstünlükleri ve asimetrik güç durumu ortaya çıkarıyor. Bunun karşısında sizin her iki cepheye karşı üstünlük alanlarınız nelerdir? İdeolojik, politik ve toplumsal olarak böyle bir üstünlük alanınız var mı?

Elbette ki bizim üstünlük alanlarımız var. Birçok noktada yaratılan gelişmeler üstünlük sayabileceğimiz alanların varlığını kanıtlıyor. Şimdi bir sefer Ortadoğu tarihsel olarak da uygarlıkların ortaya çıktığı yerdir. Uygarlık derken daha çok sınıflı devletli toplumun oluşumundan, kapitalist sisteme kadar olan süreci kast ediyorum. Bu süreç içerisinde gerçekten de toplum adına, özgürlük adına, insanlık adına, eşitlik adına ne kadar insani değerler varsa hepsinin şu veya bu biçimde tasfiye edildiği, yozlaştırıldığı bir tarihsel durumdan söz ediyoruz. Bu anlamıyla toplum büyük bir çaresizlik ve umutsuzluk içerisindedir.

Zaten mevcut kaos bunun bir ürünüdür. Toplumun büyük bir özgürlük arayışı vardır. Bizim için en büyük üstünlük alanı, toplumun bu özgürlük arayışının alanıdır. Çok genel anlamda, toplumun bu özgürlük arayışına cevap oluşturabilecek sosyalist ideolojimiz, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı bize üstünlük sağlıyor. Ortadoğu somutunda ise, çok yoğun etnik, dini, mezhebi, sınıfsal ve cinsiyetçiliğe dayalı sorunlar vardır. Uygarlık sistemi ve onun en son temsilcisi olan kapitalist sistem bu sorunların yaratıcısıdır.

Biz buna karşı, Ortadoğu halklarının tarihine ve kültürüne uygun demokratik çözüm modelleri öneriyoruz. Aslında sosyalist düşünceyi, bu halkların tarihinde ve kültürel yaşam gerçeğinde var olan benzer deneyimlerle bağdaştırıyoruz. Bu da bizim düşüncelerimizi çekici kılıyor. Ayrıca hareket olarak ortada kırk yıllık bir geçmişimiz var. Bu, sadece eşitlik, özgürlük, adalet ve halkların kardeşliğine adanmış bir geçmiştir. Onun için bütün toplum kesimleri Ortadoğu halklarının belleğinde yeri olan peygambersel geleneklere benzeyen bu adanmışlar hareketine güvenmektedirler. Biz bu geleneği bugün sosyalizmle ifade ediyoruz. O zaman doğru bir ideolojik-politik ve örgütsel yaklaşım gösterilmesi durumunda Ortadoğu’da büyük bir güç haline getirmek her zaman mümkündür. Bunun doğru olduğunu biz Ortadoğu’da kanıtladık. Daha önce, tarih boyunca da birçok özgürlükçü kesim bunu kanıtladı. Biz bunu öncelikle Kürdistan’da, Kürdistan’ın dört parçasında ortaya çıkmasını sağladık.

Ama ardından da Rojava’da, bu çok daha ileri bir düzeyde bir durum olarak ortaya çıktı. Bu bizim için önemli bir dayanaktır. Burada doğru yaklaşılması halinde sonucun alınacağı da ortaya çıktı. İkinci ve en önemli üstünlük alanımız ise, bizzat toplumun, toplumların mücadele sahasına inmesidir. Şimdiye kadar Ortadoğu’da toplumların bu tür savaşlara kendi hesaplarına katılmaları sınırlıydı. Toplumlar, daha çok egemen güçler arasındaki savaşın kaybedenleri ve ezilenleri konumundaydı. Oysa şimdi özellikle Kuzey Suriye Federasyonu’nda, orada yaşayan bütün toplumsal kesimler aktif bir biçimde siyasi-askeri ve örgütsel çalışmaların içerisindedir. Dolayısıyla sömürgeci ve emperyalist güçlerin, toplumu, topluma karşı savaştırma, kullanma imkanları son derece azalmıştır. Toplumun direkt olarak böyle bir şeyin içerisinde kendi varlığını ifade etmesi ise yeni bir odağın ortaya çıkmasına, yeni bir alanın ortaya çıkmasına tekabül ediyor. Bu ise bizim en büyük üstünlüğümüzdür.

OKYANUSUN İÇERİSİNDE BİR ADA OLMAK

Mesela, Kuzey Suriye Federasyonu, Cizre kantonu ya da herhangi bir kantondan söz edebiliyoruz. Söz ile söylenirken bunun ne kadar önemli olduğunu yeterince idrak edemeyebiliriz. Ama federasyon, ya da kanton olmak öyle basit bir durum değildir. Bu ne demektir? Bu okyanusun içerisinde bir ada kurmak, bir ada olmak demektir. Yani düşmanı çok iyi tasavvur etmeyen düşman karşısında özgürlüğü tasavvur etmeyenin bunu anlaması mümkün değildir. İliklerine kadar özgürlüğü yaşamayanın bunu anlaması mümkün değildir. Onun için çok yüzeysel ideolojik yaklaşımlarla, çok yüzeysel politik değerlendirmelerle mevcut durumu anlamaya kalkışmak demagojiden başka bir şey değildir.

O zaman burada Rojava’da ortaya çıkan nedir? Rojava’da sadece bir kantonda ortaya çıkan nedir? Kobanê’de, Efrîn’de ortaya çıkan nedir? Ve bunların bir bütünü olarak, federatif Suriye ne anlama geliyor? Bunları düşündüğümüz zaman demek ki burada sadece bir halkın özgürlük arayışlarına cevap olmak, bir alan olmakla sınırlı kalınmamış, tam tersine özgürlüğü artık yaşanır hale getirmenin alanları da açığa çıkarılmıştır. Özgürlük alanları, küçük küçük adacıklar şeklinde ortaya çıkmaya başlıyor. Ve bu adacıklar kendisini bir araya getirerek, federasyonlaşarak marjinalleşmekten kurtarmaya, uluslararası devrimci hareketle de bütünleştirerek evrenselleşmeye kavuşmaya çalışıyor.

Kapitalizmin kendi yapısal krizinin artık çözümsüz bir noktada olması, yine sistem içerisinde olan hegemonik oluşumların yaşamış oldukları çelişki ve kaosların da bu mücadelede devrimci güçlere büyük bir üstünlük alanı sağladığını çok iyi görmek gerekiyor. O zaman halkın özgürlük arayışı, insanlığın yeniden insanlık kimliğine kavuşmasının özlemi ve bu özlemin Ortadoğu ve Rojava’da ortaya çıkardığı somut sonuçlar, özgürlük mücadelesinin gelişmesi için gereğinden fazla imkanlar sunuyor.

1.Bölüm sonu

 

Altun: Anti-Amerikancılık anti-emperyalizm değildir

Altun: Anti-emperyalist olmak, kapitalist dünya sistemine karşı olmak, emperyalist dünya sistemine karşı olmak, emperyalizmin dünya hegemonyasına karşı olmak, emperyalizmin alt hegemonik merkezlerine karşı olmak demektir.

İngilizce ve İspanyolca ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, “Kuzey Kürdistan’da, Türkiye’deki sömürgeciliğe karşı mücadele eden güçler var. Rojava’da bir YPG-YPJ gücü var. Doğu ve Güney Kürdistan’da da çeşitli güçler vardır. Bunlar sürekli aynı paradigmasal yaklaşımın savunucuları oldukları için doğal olarak bir ilişkilenme sistemleri de vardır. Burada esas olarak paradigmayı görmek lazım. Paradigma, her siyasal, sosyal, etnik, kültürel kesime ve kadına kendi özgürlüğü ve eşitliği temelinde öz yönetimini geliştirme imkanlarını veriyor” dedi.

Altun’un sorularımıza yanıtları şöyle…

Şimdi batıda özellikle de Latin Amerika’da İran ve Suriye rejimleri DAİŞ karşıtlıklarından ötürü anti-emperyalist olarak görülmektedirler. Bu son dönemlerde Tayyip Erdoğan’da ABD ve AB karşıtlığı temelinde bir dil kullanmaya başladı. Sizce bunların ABD karşıtlıklarının kökeninde yatan olgular nelerdir? Bunların tutumu gerçekten anti-emperyalist midir? Yoksa yaşananlar emperyalist ve sömürgeci güçlerin bir iç mücadelesi midir?

Batıda gerçekten de bizim sistem karşıtı diyebileceğimiz birçok güç var. Bunun hakkını vermek lazım. Tarihsel olarak da gerçekten özgürlük mücadelesi veren birçok akım ve güçler var. Bunlar bugün sistem karşıtı olarak da çok yoğun bir güçtürler, bunu kesinlikle görmek lazım. Yine Latin Amerika’da önemli bir merkezdir. Amerika kıtasının keşfinden bu yana yaşananlar göz önüne getirildiğinde, özellikle de 60’larda ortaya çıkan gerilla savaşı ve sosyalist çizgi temelinde baktığımız zaman oldukça önemli bir devrimci mücadele sahası olduğunu görürüz. Fakat ikisi de aynı zamanda sorunludur. Mesela Batıda, daha çok sistem karşıtı olan hareketlerin oldukça dağınık, birbirinden kopuk, marjinal halleri vardır. Meseleyi ideolojik, politik ve örgütsel olarak ele alış biçiminde ciddi sorunlar vardır. Hem kendisini sistem karşıtı ve gerçek anlamda özgürlükçü bir güce dönüştürmede sorunları var, hem de gerçek anlamda sistem karşıtı olarak ortaya çıkmış ideolojik, politik, askeri güçleri doğru görüp oradan yüklenerek kendisine kimlik kazandırmanın basiretini gösterme sorunu vardır. Bu anlamıyla sorunludur.

‘SİSTEM KARŞITI OLMALARINA RAĞMEN CİDDİ BİR GERİLİK, DOGMATİZM VAR’

Şimdi Batıda hangisini ele alırsak alalım bunun eleştirisini çok iyi yapabiliriz. Mesela diyelim Marksizmin yüz elli yıllık durumunu değerlendirdiğimiz zaman, geldiğimiz sonuç daha çok reel sosyalizmdir. Reel sosyalizmin gerçekliği her boyutuyla tartışılabilir. Elbette ki Marksizm bir sistem karşıtlığını ifade ediyor. Egemenliğe, hegemonyaya karşı çok önemli bir dönüm noktasını, yüz-yüz elli yıllık bir birikimi ifade ediyor. Bunu hiç kimse inkar edemez. Ama sonuçta özgürlük çizgisinin bir reel sosyalizme dönüşmesi ve adeta taze bir kan gibi düzeni besleyen bir pozisyona gelmesinin de sorgulanması lazım. Şimdi reel sosyalist bir bakış açısıyla ne özgürlükçü bir çizgi düzeyine gelebilmek mümkündür, ne de ortaya çıkmış bir özgürlük çizgisini doğru görüp onun yanında yer almak mümkündür. Yine anarşizme baktığımız zaman da anarşizmin birçok kolu, kanadı aralarındaki fark daha çok niceliksel bir farktır. Esasta bir farklılık yoktur. Felsefik olarak, özgürlük, eşitlik yaklaşımı ve hegemonya karşıtlığı oldukça önemli bir birikim oluşturmuştur. Ama bu felsefik ve ideolojik birikimi daha çok ideolojik alanda, örgütlenme alanında, mücadele ve direnme alanında gösteremedikleri için bir türlü topluma mal olup gerçek anlamda bir özgürlük çizgisini temsil etmenin gücünü ortaya çıkaramıyor. Bunu çıkaramadığı için de kendi yaklaşımı ve mantığıyla meselelere baktığında dünyanın herhangi bir yerinde gelişen bir mücadeleye kendi denklemleriyle bakıyor. Bu denklem, bütün radikal söylemine rağmen onu kapitalist sistemin yaşam ve ilişki biçimlerinden özgürleştirmiyor. Bu, özgürlük cephesinin çok ciddi bir sorunudur. Bu cepheye feminizmi, ekolojist kesimleri de ekleyebilirsiniz. Yani birçok akımı bu bağlamda ele alıp değerlendirebilirsiniz. Şimdi böyle baktığımız zaman burada gerçekten de sistem karşıtı olmalarına rağmen ciddi bir gerilik, ciddi bir dogmatizm var. Ciddi bir içe kapanma, kendini yaşama, kendini soyutlama vardır. Bu kendini her şeyden soyutlama zaten tasfiyesi anlamına geliyor.

Benzeri bir durum Latin Amerika için geçerlidir. Latin Amerika tarihte gerçekten de çok önemli dönemlerden geçmiş bir bölgedir. Daha önce İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğine karşı yürütülen mücadele, Amerikan emperyalizmine karşı yürütülen mücadele ve arkasından da sosyalizm mücadelesi vermiş bir alandır. Özellikle de sosyalizm mücadelesine 60’lardan sonra gerillayla büyük katkılar yapmış bir alandır. Her şeyden önce hakkını vermek lazım. Ama şimdi meseleyi ele alışında ciddi sorunlar yaşıyor.

KAPİTALİZMİN TEMEL ARAÇLARIYLA, SOSYALİZMİ İNŞA ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Mesela, sosyalizm adına hareket edenlerin reel sosyalizmi kesinlikle aşamadıklarını çok rahatlıkla tespit edebiliriz. Daha çok ulus devletçi yaklaşım, daha çok iktidarcı yaklaşımı esas aldıkları sürece zaten doğru bir sosyalizm çizgisine gelmek hiçbir zaman mümkün değildir. Şimdi gerek Avrupa gerekse de Latin Amerika’daki sistem karşıtı güçlerin bakış ve pratiklerindeki asıl sorun buradan kaynaklanıyor. Meseleye Sistem karşıtı olan anti-kapitalisttir biçiminde yaklaşılıyor. Anti-kapitalizmin o zaman temel kriterleri vardır. İşte kapitalizmi temsil eden ülkeler, emperyalizmi temsil eden ülkeler vardır ve bunlar düşmandır. Hiçbir biçimiyle bunlarla ilişkilenmemeyi temel bir yaklaşım olarak görüp, özgürlüğün de bu olduğu gibi bir yanılgı içerisindedir.

Halbuki yaşamlarına baktığınız zaman kapitalizmin, emperyalizmin kendisini yaşıyorlar. Onun evinde, onun şehrinde, onun iktidarı, kimliği, marketinde yaşıyorlar. Yani günlük olarak onu gırtlağına kadar yaşıyor ama ideolojik yaklaşımda ise sanki özgürlükçüymüş gibi bir yanılgı içerisindedir. Burada bir yanılgı vardır. Zaten reel sosyalizmin sorunu da budur. Kapitalizmin temel araçlarıyla, sosyalizmi inşa etmenin mümkün olduğunu sanan bir yaklaşım ve körlük içerisindedir.

Sistem karşıtı güçlerin önemli bir bölümü, kapitalizmi ve emperyalizmi bütün boyutlarıyla yaşayan, kendisinde içselleştiren, onun zihniyetinden kopmayan bir esaret altındaki durumunu göremeden, sadece ideolojik ve dogmatik olarak emperyalizme ve kapitalizme karşı söylemiyle kendisini aldatan bir durumu yaşıyorlar. Mesela bu hareketler, Ortadoğu nedir, ne değildir? Tarihi, sosyolojik durumu nedir? Siyasal iktidarların küresel iktidar odaklarıyla ilişkileri nelerdir? Diye sormadan ve araştırmadan yargılar oluşturuyorlar. Bu büyük bir vahamettir aslında. Oysa öncelikle yapılması gereken, küresel emperyalist sistemi, kendi alt birimleri olan ulus devletlerle beraber düşünmektir. Bunların birbirlerine karşıtlıklarının temelinde yatan şeylerin eşitlik, özgürlük ve adalet gibi olgulardan kaynaklanmadığını, sömürü ve hegemonyayla ilgili olduğunu kavramaktır. Bunlar ideolojik anlamda birbirlerinin karşısına konumlandırılamazlar. İdeolojik olarak halklar ve devrimci sosyalist hareketlerle sosyal kesimler bunlar karşısında konumlandırılabilir. Şimdi Latin Amerika gerçeğine baktığımız zaman da anti-emperyalist olduğunu ben kesinlikle tartışmıyorum. Latin Amerika’da demokrasi mücadelesi vermek isteyen, emperyalizme karşı mücadele eden çizgiye hiçbir zaman itirazımız yok. Ama bir de geldikleri bir nokta var. O geldikleri noktayı kesinlikle görmek gerekir.

‘BANA DOKUNMAYAN EMPERYALİZM BİN YAŞASIN’ YAKLAŞIMI DOĞRU DEĞİLDİR

Şimdi sürekli emperyalizme karşı mücadele adı altında reel sosyalizmin de etkileriyle sadece farkında olmadan bir anti-Amerikancılık durumuna düştüler. Yani gerçekten de Latin Amerika’daki sosyalizm mücadelesini yürütenlerin, anti-kapitalist ve anti-emperyalist söylemlerine baktığımız zaman bu söylemin ideolojik bir yaklaşım olarak evrensel bir sisteme karşı mı olduğunu, yoksa kendisinde yerelleşmiş ve sadece günlük temas içerisinde anti- Amerikancılığa dönmüş bir çizgi mi olduğunu iyi tartışmak gerekir. Bence burada büyük bir yanılgı var. Latin Amerika’daki reel sosyalist yaklaşımın gerçekten ne kadar anti-emperyalist olduğunun sorgulanması gerekiyor. Ama anti Amerikancı olduğu kesindir. Anti-Amerikancı olmak anti-emperyalist olmak değildir. Amerika emperyalisttir. Amerikan emperyalizmine karşı tavır almak elbette mümkündür. Ama anti-emperyalist olmak farklı bir şeydir. Anti-emperyalist olmak, kapitalist dünya sistemine karşı olmak, emperyalist dünya sistemine karşı olmak, emperyalizmin dünya hegemonyasına karşı olmak, emperyalizmin alt hegemonik merkezlerine karşı olmak demektir. İşte sadece ben Amerika’ya karşıyım demek hiçbir şey ifade etmiyor.

Latin Amerika’nın da içine düştüğü nokta budur. Amerika’ya karşı ama Amerika’ya karşı mücadelesinde önemli mevziler almasına rağmen o sürekli bir savrulma hali içerisinde emperyalizme bağlı alt hegemonlarla ilişkilenmesi çok sakıncalı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Batı Avrupa kapitalizmi de bir emperyalizmi ifade ediyor. Latin Amerika devrimciliğinin, anti-Amerikancılığı Batı emperyalizmini de kapsayan bir emperyalizm boyutuna ulaştırması gerekir. Bu konuda ciddi bir sorunla karşı karşıyadır. Yani bana dokunmayan emperyalizm bin yaşasın mantığı doğru bir mantık değildir.

ANTİ AMERİKANCILIK LATİN AMERİKA’YA HİÇBİR ZAMAN ZAFER GETİRMEDİ

Emperyalizm, kendisini değişik odaklarda örgütleyerek var eden ana bir kaynaktır. Hepsine birden karşı olmadan, birini yenilgiye uğratmak mümkün değildir. Bu bakış açısından dolayı anti-Amerikancılık Latin Amerika’ya hiçbir zaman zafer getirmedi. Anti-emperyalizme bunu dönüştürmediği için zafer getiremiyor. Onun için daha önce Portekiz ve İspanyollara karşı mücadelede bir mevzi kazanmasına rağmen bağımlılık ilişkisinden kendisini kurtaramadı. 60’larda reel sosyalizm adına gelişen gerilla savaşlarının dünyada yaratmış olduğu hava sonunda istenen sonucu ortaya çıkarmadı. Bunun sorgulanması gerekiyor. Neden çıkarmıyor? Bunu sorgulamak gerekiyor. Bu, yaklaşım yetersizliğinden kaynaklanıyor. Somuta indirgediğimiz zaman daha iyi görülecektir. Şimdi dikkat edilirse anti-Amerikancılığın bunları götürdüğü noktayı görmek önemlidir. Emperyalist dünya sisteminin alt hegemonlarından bahsediyoruz. Bütün ulus devlet egemenliği ve hegemonyasının olduğu yer, aynı zamanda emperyalizmin bir alt hegemon alanıdır. Sömürgecilik bunun alt bir hegemonya alanıdır. Bunlar emperyalizmden bağımsız ve kopuk düşünülemezler. Yani kendisini dünya kapitalist sistemi içerisinde ulus-devlet olarak örgütleyen her bir odak, aynı zamanda bir emperyalist alt birimi ifade eder. Yine her sömürgeci güç bir emperyalist hegemonyanın alt birimlerini ifade eder. Emperyalizm, bunlara dayalı olarak bir dünya sistemi haline geliyor. Latin Amerika’daki anti-emperyalist anlayışa bakıyoruz, daha çok dünya sistemi içerisinde Amerika ile çelişkisi, çatışması ortaya çıkan güçleri anti-emperyalist kabul ederek ve onlarla ilişkilenerek işi götürmek istiyor.

KÜRTLERİN İNKARI ÜZERİNDEN BİR ULUS DEVLETE DÖNÜŞTÜLER

Somut örneklerine bakalım: Kürdistan gerçeğine bakalım; şimdi Kürdistan dört parçaya bölünmüş. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi Birinci Dünya Savaşına tekabül ediyor. Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı sonucunda emperyalist güçlerin Kürdistan’ı bölüp parçaladığı ve dört sömürgeci güç arasında paylaştığı bir dünya sistemi var. Yani burada ne kurulan Türkiye cumhuriyeti ne İran ne de Araplar bunu tek başlarına yaptılar. Daha çok Sevres, Lozan ve Ankara anlaşmalarında dünya kapitalist, emperyalist sisteminin dünya haritasını çizmesiyle Kürdistan bölündü, parçalandı, yok sayıldı ve dört sömürgeci devlet arasında paylaştırıldı. Bu dört sömürgeci devlet sürekli emperyalistler tarafından finanse edilerek ulus-devlet haline getirildi. Bu sömürgeci devletler, Kürtlerin inkarı üzerinden bir ulus-devlete dönüştüler. Ama bu oluşum süreci içerisinde de zaman zaman çelişkiler ortaya çıktı. Şimdi Latin Amerika’dan bakıldığı zaman bu gerçek görülmüyor.

Kürdistan üzerindeki sömürge sistemini beraber kuran kapitalist-emperyalist güçlerle yerli işbirlikçileri bütünlüklü olarak ele alınmıyor. İran, Suriye, Türkiye veya Irak rejimlerinden herhangi biri, güncel bir çıkar nedeniyle ABD rejimiyle çeliştiğinde, sanki bu sömürgeci güçler anti-emperyalistmiş gibi bir algı oluşuyor. Dolayısıyla, bu rejimlerin Kürdistan’da yaptıkları soykırımlar görülmüyor. Bu bakış açısının değişmesi gerekiyor. Dünya devletler sistemi, bir bütün olarak kapitalist, emperyalist ve sömürgeci bir sistemdir. Bunların birbirleriyle olan çelişkileri hiçbir biçimde anti-emperyalist olarak değerlendirilemez.

Mesela, Türkiye’deki mevcut iktidar sömürgeci, faşist ve kökten dinci bir iktidar olmasına rağmen, Amerika ile çelişkilerinden dolayı zaman zaman sanki anti-emperyalistmiş gibi görünerek desteklenmiştir. Ama bunun sömürgeci karakteri ve Kürtler üzerinde geliştirdiği sömürgeciliğin emperyalizmle bağı görülmemiştir. Burada gerçekten ne kadar anti-emperyalizm vardır. Türkiye’deki gerek milliyetçilik gerek kökten dincilik gerek ulus devletçilik kapitalist sistemin bir odağıdır. Türkiye, ABD’nin stratejik müttefiki, en büyük askeri gücüdür. Buna Amerika ile çelişkilerinden dolayı anti-emperyalist bir misyon biçmek nasıl bir yaklaşım oluyor. Bu daha çok kendisini sistem içerisinde ifade eden kapitalist liberal bir yaklaşımdır. BAAS partilerine yaklaşımda da durum aynıdır. Bir dönem BAAS partileri, Latin Amerika’daki devrimci iktidarların gözdeleriydi. Yani herkes biliyor ki BAAS partileri, Arap milliyetçiliğinin ve Arap ulus devletçiliğinin en berbat, en kapitalist, en emperyalist halidir. Şimdi bunların daha çok Sovyet blokuna yakın bir pozisyonda olmaları ve Amerika ile zaman zaman ortaya çıkan çelişkileri ve İsrail ile olan düşmanlıklarına bakarak bunlara anti-emperyalist olarak görmek tam bir felakettir. BAAS rejimleri başta Arap halkları olmak üzere, tüm bölge halkları üzerinde yaptıkları zulümle tanınan rejimlerdir.

Benzeri bir durum İran için de geçerlidir. İran daha çok İslam’ın bir mezhebini esas alan kökten dinci bir ülkedir. Mevcut yapılanması kapitalist dünya sisteminden kopuk değildir, emperyalizmle yoğun bağ içerisindedir. Bunun durumunu ABD ile çelişkilerinden dolayı anti-emperyalist olarak görüp bununla ilişkilenmek Latin Amerika’daki anti-emperyalizmin sorunlu halini bize gösteriyor. Şimdi son dönemlerde baktığımız zaman bunu çok daha somut olarak ortaya çıkarabiliriz. Latin Amerika’daki sol iktidarların yaklaşımına bakıldığında bu söylediklerimiz rahatlıkla anlaşılır. Küba’ya, Venezüella’ya bakın, diğer sol iktidarların olduğu yerlere bakın, bunlar ABD ile bir çatışma içerisinde, sürekli bir laf dalaşı içerisindedirler. Ama öbür tarafta da emperyalizmin Ortadoğu, Asya veya değişik yerlerdeki alt birimlerine sırf ABD karşıtlıklarından dolayı methiyeler dizmektedirler. Bu ciddi bir yanılgıdır.

Bunun tekrar altını çizmek istiyorum; anti-Amerikancı olmak, anti-emperyalist olmak değildir. Anti- Amerikancı olmak emperyalizmin bir odağına karşı olmaktır. Ama sadece ant-Amerikancı olmak, örtülü bir biçimde diğer sömürgeci ve emperyalist güçleri meşrulaştırmak anlamına gelir. Onun için, dünya kapitalist sisteme ve onun emperyalist hegemonyasına bakışta çok köklü bir paradigmaya sahip olmak gerekiyor. Bu paradigmasal bakışı ortaya koyarken de çok pragmatik güncel durumlarla kendini ifade etmenin darlığından kurtulmak gerekiyor. Evrensel bakış açısına sahip olmak gerekiyor. Evrensel bakış açısıyla kimin gerçekten emperyalist hegemonyanın uzantısı olduğu, kimin buna karşı bir mücadele içerisinde olduğunun çok iyi takipçisi ve analizcisi olmak gerekiyor. Bu konuda hem sistem karşıtı hareketlerin hem de Latin Amerika’da köklü bir özgürlük geleneğini temsil eden çevrelerin ciddi yanılgılı yaklaşımları vardır. Bu yanılgılı yaklaşımların aşılması gerekiyor.

ABD savunma bakanı Reqa hamlesi öncesinde Londra’da Türk başbakanı Binali Yıldırım ile görüştü. Bu görüşmeden sonra ‘YPG bizim için bir tercih değil, zorunluluktur’ biçiminde bir açıklama ABD’liler tarafından yapıldı.  Sizce bu Türk tarafının kaygılarını gidermeye yönelik olarak söylenmiş bir söz müydü yoksa genelde emperyalist ve sömürgeci güçlerin özelde de Amerikan politikalarının çarpıcı bir özeti miydi?

Reqa operasyonundan önce Amerikan Savunma Bakanının kurduğu cümle çok önemlidir. Bu başından beri benim de izah etmek istediğim şeydir. Aslında tek cümleyle o çok iyi ifade etmiş. Amerika’nın ki bir tercih değil, bir zorunluluktur. Zira Amerika’nın Suriye’de ittifak için denemediği hiçbir güç kalmadı. Bunları sıralamak bu röportajın sınırlarını aşıyor, onun için ayrıntılara girmeyeceğim.

Amerika kimleri denemedi? Amerika Suudileri denedi, Türkiye’yi denedi, Amerika bunlarla bağlantılı bütün o selefi güçleri denedi. Yine ÖSO ve benzeri birçok gücü denedi; yani denemediği hiçbir güç kalmadı. Fakat denediklerinin hiçbiriyle istediği sonucu elde edemedi. Kesinlikle edinemedi. Yani Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ittifakına büyük yatırım yaptı ama sonuçta bunlarla karşı karşıya geldi. El Nusra ve DAİŞ de dahil olmak üzere, Amerika’nın ilişkilenmediği hiçbir selefi ve muhalif güç kalmadı. Bunların hepsinde başarısız oldular. Bu süreçler böyle yaşanırken PYD, YPG daha doğrusu oradaki Kürt hareketi hiçbir koşulda desteklenmedi ve varlığı bile telaffuz edilmedi.

Kürtlerin özgürlük mücadelesi Suudilere, Türk sömürgeciliğine feda edildi. Rejimin durumu gözetilerek ve yine uzun vadeli devlet ilişkileri düşünülerek rejime de feda edildi. Orada, selefi güçler bir biçimiyle kontrol edilerek bir sonuca gidileceğine inanıldı. Ama hesap tutmadı. Selefi güçlere yatırım yaptıkça, yaptığı yatırımların tümü kendi karşıtlığına dönüştü. Suudi ve Türkiye üzerinden yaptığı yatırımlar daha çok dinci ve selefi bir Ortadoğu’nun ortaya çıkmasına hizmet eden bir boyut kazandı. Sonuçta ABD öyle bir noktaya geldi ki, geliştirmiş olduğu politika kesinlikle her konuda iflas etti. Yani kırk-elli yıldır stratejik müttefiki olan Türkiye’nin bile NATO ve batı çizgisini bırakıp, daha çok DAİŞ ve El Nusra üzerinde selefi bir çizgiye kaydığı, Osmanlıcı bir çizgisine kaydığı bir sonuca neden oldu. Şimdi bütün bunlar ABD’yi çok zorladı.

Diğer taraftan Kürtlerde milliyetçi bir çizgiye yatırım yaptı. Yani Güney Kürdistan’da, federe devleti temsilen KDP çizgisine sınırsız bir destek verdi. Ama KDP çizgisine verdiği destekte de aynı sorunlar ve sonuçları ortaya çıkardı. KDP çizgisi bir yanıyla DAİŞ ile alttan ittifak halinde işleri götürürken, Türkiye ile girmiş olduğu stratejik ilişkilerle adeta Amerika’nın oraya yapmış olduğu yatırımları boşa çıkardı. Hem Güney Kürdistan’da hem Rojava’da varlık olamadı. Yani ABD’nin dayanmış olduğu bütün kaleler birer birer yıkıldı. Öyle bir noktaya geldi ki bir kaos durumu ortaya çıktı. Ve bu kaos durumu içerisinde hiç tercih etmediği güç dışındaki herhangi bir güce dayanarak yol almak artık kendisi için mümkün olmadı. Irak, İran’ın eline geçti. KDP çizgisi Türkiye’nin eline geçti. El Nusra, DAİŞ, Ehrar El Şam vb. güçlerin tümü Suudilerin ve Türklerin eline geçti. Dahası bunlar büyük insanlık suçları işledikleri için bunlarla ilişkilerin sürdürülmesinin imkanları kalmadı. Rejim ise gelecek vaat etmeyen bir konumdaydı. Amerika, bütün yatırımlarını bu alanlar üzerinde denedi ve sonuçta ne oldu iflas etti. Ortadoğu’da dayanabileceği ciddi bir odak da kalmadı.

BU İLİŞKİ ABD’YE CİDDİ BİR PRESTİJ VE MEVZİ KAZANDIRDI

Bu noktada ortaya çıkan Kürt direnişi, özellikle Cizre ve Kobanê’deki direniş yeni bir durum yarattı. Onun için ABD, gelişmesini istemediği ve hatta bastırılması için de somut olarak Türkiye ve Suudilere yardım ettiği güçlerle ilişkilenmek zorunda kaldı. Bunu kimse görmek istemiyor. Yani peki şöyle bir şey oldu mu; YPG, PYD Amerika’ya çağrı yaparak; ‘bizi öldürüyorlar, gel bizi kurtar da biz bütün boyutlarıyla sana teslim olmaya hazırız’ gibi bir şey söyledi mi? Hayır. Böyle bir söylemi olmadığı halde, Amerika’nın bu noktada devreye girerek bu güçlerle taktik bir ilişkiye girmesi, ABD için zorunluluktu.

ABD, böyle bir durumda başka bir seçeneğe sahip değildi. Ayrıca ABD, DAİŞ’e karşı mücadelede ortaya çıkan başarılı sonuçlara ortak olmak istedi. Bu ilişki ABD’ye, ciddi bir Prestij ve mevzi kazandırırken, YPG de özgürlük mücadelesinin ihtiyaç duyduğu bazı maddi imkanlara sahip oldu. ABD, Kobanê şahsında DAİŞ’le mücadelede hem dünya kamuoyunda hem Amerika’nın kamuoyunda bir prestij sahibi oldu. Bu güçle taktik ilişkilerini sürdürerek kendine yeni alanlar açtı. Bugün Fırat’ın doğusu daha çok özgürlük mücadelesinin savaşarak kazandığı bir alandır. Amerika ise taktik ilişkileri ve taktik desteklerle kendi varlığına meşruiyet zemini oluşturdu ve Ortadoğu’ya yeniden yerleşme imkanı buldu. Ancak bir şeyi doğru anlamak gerekiyor.

ABD’nin Suriye’deki varlığı, sadece Suriye ile ilgili değildir. Yani Kuzey Suriye’nin sömürülmesi ve oradan büyük maddi sonuçlar elde etmek için değildir. Zira yıkılmış bir Suriye’den kimsenin çok fazla maddi çıkar elde etmesi zordur. ABD için esas olan, Dünya hegemonu olarak Ortadoğu’da bulunmak ve gelişmelere yön vermektir. Bunu ancak bizzat sahada olarak yapabilir. O bakımdan bu ilişki ABD için oldukça önemlidir. Ne var ki ABD’nin Kuzey Suriye’de sosyalist bir çizginin hakimiyetini de kolay kolay hazmetmeyeceği bir gerçektir. Onun için ilişkiyle birlikte, taraflar arasında çok ciddi bir mücadelenin bulunduğu da bilinmek durumundadır.

YENİ BİR DÜNYA VE YENİ BİR ORTADOĞU DOĞUYOR

ABD, Kürtler içerisinde daha çok milliyetçi biz çizgiyi hakim kılmanın siyasetini güdüyor. Onun için de sürekli yenilgi üzerine yenilgi alan, çürümüş, bozulmuş bir KDP çizgisinin milliyetçi, ulus-devletçi çizgiyi besleyip onu hakim kılmanın yaklaşımı ve siyasetiyle aslında Rojava’daki özgürlük çizgisini tasfiye etmek istiyor. Bunun yanında Türkiye’yi Rojava Kürtlerine karşı bir baskı unsuru olarak kullanıyor. PKK ile mücadelede Türkiye’yi desteklerken, aslında Öcalan çizgisinin Rojava’daki etkisini zayıflatmaya çalışıyor. Özcesi, ‘PKK çizgisinden uzaklaşmadan sana rahat yok’ diyor. Bu Rojava devriminin sosyalist çizgiden uzaklaştırılarak, liberal dünya sistemine entegre edilmesinin siyasetidir. Şimdi bu ilişki bir noktaya kadar yürüyor. Yürüyebildiği kadar da yürüyecek. Ama yeni siyasi gelişmeler her zaman yeni durumlar ortaya çıkarabilir. Bu, Amerika’nın çok istediği ve içine sindirdiği bir durum değildir. Kuzey Suriye güçleri için de böyledir. Her iki taraf açısından da bir zorunluluk söz konusudur. ABD’yi buna mecbur eden, Ortadoğu’daki müttefiklerinin politikalarıdır.

Ama sorun sadece politikalarla da ilgili değildir; Artık ne ABD ne de müttefikleri eski yaklaşım ve politikalarla Ortadoğu’da yol alamaz. Yeni bir dünya ve yeni bir Ortadoğu doğuyor. Eskide ısrar etmek akıntıya karşı kürek sallamaktan başka bir anlam taşımıyor. Fakat ABD, daha esnek davransa da çok radikal politika değişimlerine gidemiyor. Onun için de Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerine akıl vermek istiyor. ‘Ben taktik ilişkilerimle düze çıkarken siz de benimle birlikte düze çıkarsınız, sabredin’ anlamına gelen bir telkinlerde bulunuyor. Ama işler hiçte onların düşündüğü gibi yürümüyor. Bugün Amerika meseleye ne kadar taktik bakarsa baksın, bu taktik ilişki şimdi koparsa dayanacağı alternatif bir güç de yoktur. Yani varlığını yerelde ifade edebileceği en ufak bir güç olmadığı için bu taktik ilişkinin kısa süre içerisinde bir çatışmaya dönüşmesi de çok zor görünüyor.

Hem bölgesel güçlerin politikaları hem Türkiye’nin yaklaşımları adeta bunu zorluyor. Böyle bir zorluk vardır. Onun için mevcut durum bir tercih değil, YPG içinde bir tercih değildir. ABD içinde bir tercih değildir, bir zorunluluk ortaya çıkmıştır. Ama bu zorunluluğun ortaya çıkışını da tabi değerlendirmek gerekiyor.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki bu başarısız politikalarını çöküş noktasına getirenler yereldeki odaklarıdır, işbirlikçileridir, onların siyasetidir, hatta ABD’nin kendisinin güttüğü siyasettir. Gütmüş olduğu siyasetle kendisini bir kısır döngüye ve tasfiyeye mahkum etti. Ve bu mahkumiyet içerisinde ya Vietnam’daki gibi bırakıp gidecekti, ya da beklenmedik bir ilişkiye girmek zorunda kalacaktı. Bırakıp gitmek bir dünya hegemonun teslim olması demektir.

Bunu yapmayacağına göre, beklenmedik bir ilişkiye girmek bir zorunluluktu onun için. Ama PYD içinde benzer bir durum söz konusudur. Eğer gerçekten de Kürtlerin geliştirmiş olduğu özgürlük mücadelesi küresel çapta sistem karşıtı ve anti-emperyalist güçler tarafından doğru kavransaydı, herkes bu noktada odaklansaydı ve bu noktada yüklenseydi özgürlük çizgisi çok daha saf, çok daha görünür bir halde bugünden on kat daha egemen bir hale gelebilirdi.

Fakat herkesin oldukça kaygılı, kuşkulu yaklaşması kendisini izole etmesi elini taşın altına koymaması burada varlık olmayı bir siyasi yaklaşım, bir ideolojik yaklaşım, bir özgürlük yaklaşımı olarak görmemesi sorunlara yol açtı ve bu sorunlar, Ortadoğu’da cehennemin ortasında ayakta kalabilmek için istenmeyen taktik ilişkilere girilmesini zorunlu kıldı. Bu neye benziyor? Bu, Sovyetler’de Lenin’in ekim devrimini yaşatmak için kapitalistlerle yapmış olduğu anlaşmalara benziyor. Bu, Stalin’in faşizme karşı mücadelesinde istemeyerek de olsa emperyalistlerle aynı cephede mücadele etmesine benziyor.

ABD’nin çöküş noktasına geldiğini söylediniz. ABD’nin Kobanê direnişiyle ortaya çıkan sonuçları arkasına alarak yeniden var olmanın siyasetini yaptığını söyleyebilir miyiz? Çökmüş bir Amerika’ya direnişle birlikte yeniden alana girme imkanları verildiğini belirtebilir miyiz?

Hiç kuşkusuz, sosyalist harekete kazandıracak olan tepkisel ve dogmatik yaklaşımlar değil, doğru politikalardır. Burada başarmak için iki tarafın karşılıklı olarak birbirlerine ihtiyacı söz konusudur. Acaba öyle bir durumda ‘Ortadoğu’da Amerika ölsün, bizde beraber ölelim’ mi denmeliydi. Peki, ABD ile birlikte ölümü mü kabul etseydik. Hiç kuşkusuz bu sosyalist harekete çok şey kazandırmazdı. Şimdi gelişmelerin yarattığı bir denklem var. Bunu yanlış yorumlamamak gerekir.

Amerika yapmış olduğu siyasetin iflasıyla bu noktaya geldi. Ama özgürlük mücadelesini yürütenlerin ölüm fermanını da görmek lazım burada. Ölüm fermanını verenler kim? Orada direnen Kürtler dışında herkes. Peki, oradaki özgürlük güçleri o sınırlı imkanlarla herkese karşı nasıl ayakta duracaktı. Bunu da hesaplamak gerekir. Yani ya ben topyekûn direnip imha olup tarihe böyle bir isim bırakıp gideceğim demesi gerekirdi ya da siyaset yaparak, taktik yaparak mevcut durumdan zaferle çıkması gerekirdi. Söyledim; Stalin örneğini onun için verdim.

DAİŞ’İN HERHANGİ BİR BAĞIMSIZ SELEFİ GÜÇ OLMADIĞI ANLAŞILDI

DAİŞ Kürtler üzerinde stratejik bir saldırı yaptı. Bu ciddi bir durumdu bunu sorgulamak gerekiyor. Şimdi şöyle bir mantık yürütelim; DAİŞ bu kadar etkili bir durumdayken, etkili bir pozisyondayken, Ortadoğu’da hiç kimsenin önünde durmadığı dönemde bir gecede Irak’ın neredeyse %60’nı fethederken, yüklense Suriye rejimini de, Irak rejimini de devirebilecek bir güçteyken niye buralara saldırıp hamlesini sonuca götürmeyi tercih etmedi? Niye Kürdistan’a, özellikle Cizire ve Kobanê’ye stratejik olarak saldırdı? Eğer DAİŞ yönünü Suriye devletine verseydi, Irak devletine verseydi her iki devleti yıkıp bir gecede eline geçirebilirdi. Bunun örnekleri var. Bir gecede Reqa’yı başkent yapan, bir gecede Musul’u düşüren yüz binlerce ordu gücünü darmadağın eden ve terör estiren, adını duyan herkesin kaçtığı bir DAİŞ’ten söz ediyoruz.

Dikkat edilirse, söz konusu olan gelişmeler sadece DAİŞ’in etkisiyle ilgili değildi. DAİŞ’in adını duyan Körfez ülkeleri, Ürdün bile kaçmaya, teslim olmaya hazır bir pozisyondaydı. Fakat DAİŞ bunu yapmadı. Özellikle Kürtlere ve Rojava Kürtlerine yöneldi. Bu da DAİŞ’in, herhangi bağımsız bir selefi güç olmadığının göstergesi. Dünya ve bölgedeki hegemonik güçlerle ilişki içerisinde, onların stratejik ve taktik ilişkilerine göre ortaya çıkmış ve ona göre hareket eden bir pozisyonda olduğunu gösteriyor.

Bunların tam da zafer kazanmasına ramak kaldığı bir yerde DAİŞ’i Kürtlerle karşı karşıya getirmek, bütün dünyanın ve bölgenin gerici gücünü Kürtlerin üzerine göndermek, çok yerinde değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Bu kadar acımasız bir saldırı karşısında iki odak önemlidir: Bir Şengal, iki Kobanê. Bu noktalar Kürtlerin ve özgürlük çizgisinin tasfiye olacağı noktalardır. Bölge gericiliği hem özgürlük hareketimiz için hem de Kürtler için fetva çıkarmışlardır.

Çünkü Ortadoğu’da Kürtler, demokrasi ve özgürlükle özdeşleşmiştir. PKK ikisini özdeşleştirmiştir. PKK tasfiye olduğu zaman hem sosyalist özgürlük çizgisi tasfiye olacak hem de Kürtler tasfiye olacaktır. Onun için Ortadoğu’nun bu konjonktürde ortaya çıkmış en barbar hali, dünyanın en gerici ideolojik gücünü kendisine rehber edinip, arkasına alarak Şengal’de Kürtlere saldırmıştır ve Kobanê’de Kürtlere saldırmıştır. Ve bu iki nokta da elde edilen başarı hem özgürlük hareketimizin hem Kürtlerin başarısıdır.

Kürtler varlığını sürdürmek istiyorlarsa buna karşı direnmek zorundadır; sosyalizm çizgisi de başarmak istiyorsa buna karşı direnmek zorundadır. Onun için PKK ve YPG, her şeyini ortaya koyarak buraları savundu. Bu varlık ve özgürlük mücadelesiydi ya kazanıp var olacaktık ya da kaybedip yok olacaktık. Her iki odakta da yürütülen mücadelede elde edilen başarılar, Kürt kimliğinin dünya konjonktürün de temel bir kimlik haline gelmesine neden oldu.

Peki, DAİŞ’i kırılmaya uğratan temel kırılma noktaları nedir?

Ortadoğu ve dünya çapında, DAİŞ’e karşı mücadele eden tutarlı, zafer kazanmış, başarı kazanmış bir güç gösterebilir misiniz? Diyebilir misiniz ki ‘Irak şöyle başardı, İran böyle başardı, Suriye böyle başardı, Amerika böyle başardı’ diye. Herhangi bir odakta buna karşı başaran var mıdır? Elbette ki yoktur. Hepsinin de ortaya çıkmış bir mücadele ve direnmenin başarılarından parça koparmak ve oradan beslenmenin dışında hiçbir özellikleri yoktur.

Sadece DAİŞ’e karşı çok köklü mücadele etti, gerçekten de şurada direndi ve başarı kazandı; DAİŞ’i şu alanda yenilgiye uğrattı diyebileceğimiz tek bir çizgi vardır: O da PKK-Önderlik çizgisi ve PKK çizgisinin Ortadoğu’daki versiyonlarıdırlar. Bakınız Kobanê’deki nedir? Önderlik çizgisinin YPG’deki ifadesidir. DAİŞ’i Kürtler Kobanê’de resmen yenilgiye uğratmıştır. Kobanê’de yenilgiye uğratılan DAİŞ’te bir kırılma ortaya çıkarmıştır. DAİŞ burada bütün gücünü seferber etmiştir. Ya Kobanê’yi düşürüp Kürtleri bitirecek, özgürlüğü bitirecekti ya da orada yenilgiye uğrayıp kendisi bitecekti. Ne oldu sonuçta, Kobanê’de kazananlar Ortadoğu’da büyük bir güç haline geldi. Yenilenler de tasfiye oldu.

Kobanê zaferinden sonra artık DAİŞ’in geriye saymasını kimse durduramadı. Kobanê’de yenildiği gibi bir ay sonra Til Ebyad’ta, bundan on gün sonra Abduleziz dağlarında, ondan Hesekê, Eynıl İsa ve son olarak Reqa ve Dera Zor’dan Ürdün sınırına kadar büyüyen bir zaferler serisi ortaya çıktı. Irak’ta da öyledir. Şimdi şişirilmiş dünya emperyalist güçlerin reklam ve propaganda gücüne aldanmamak gerekiyor. DAİŞ, Irak’a geldiği zaman Irak gibi zengin kaynaklara sahip bir ülke ve devlet bir saat bile DAİŞ karşısında direnemedi. DAİŞ Suriye sınırından girerek uygun adımlarla yürüye yürüye Musul’u ele geçirdi.

Musul’dan İran sınırına kadar iki gün içerisinde geldi ve Bağdat’ın kapılarına dayandı. Öbür taraftan da Ürdün sınırına kadar dayandı. Bunlar toplam üç-beş gün sürdü. Hiçbir güç bunun karşısında duramadı. Ne ABD’nin başını çektiği uluslararası koalisyon ne bölgedeki hegemon güçler, ne de İran bunun karşısında durabildi. İran Hizbullah güçlerinin desteğini alarak ve Kudüs güçlerini devreye koyduğu halde DAİŞ’i durduramadı.

DAİŞ, ŞENGAL’DE DURDURULDU, KOBANÊ’DE KIRILDI

DAİŞ, Şengal’de durduruldu, Kobanê’de de kırıldı. DAİŞ’i, Şengal’de büyük bir katliama yönlendirdiler. DAİŞ, Ezidilerin katliamına başladığı andan itibaren düzenle ilişki içerisinde olan Kürt milliyetçiliği halkı silahsızlandırdı ve kaçtı. Halkı katliamlarla yüz yüze bıraktı. Dağdaki PKK gerillası, Rojava’daki YPG güçleri yetişene kadar on binlerce insan katledildi. Ama bu iki güç yetiştikten sonra da katliamlar durduruldu. Katliamlar durdurulduktan sonrada DAİŞ sürekli geriletildi. Eğer bu alanlarda kaybetseydik bugün Kürtler olmayacaktı. Kürtlerin adından söz etmeyecektik ve Kürtler tasfiye olmuş olacaktı. Bu da Birinci Dünya Savaşı’nda Kürtlere mubah görülen dünya sistemi siyasetinin sonucu olacaktı.

Yine bölgedeki ulus devletçi, milliyetçi ve dinci yaklaşımların, katliamcı karakterinin zafer kazandığı bir nokta olacaktı. Ama burada bu gerçekleşmedi. Burada Kürtler kendi etnik ve kültürel kimliklerine sahip çıkma temelinde bir araya gelerek bu iki noktada bir mücadele yürüttüler. Yine PKK hareketinin kırk yıllık sosyalist ve özgürlükçü çizgisi yok edilmek isteniliyor. Aslında Kürtlük ve demokratik, özgürlük, sosyalist çizgi etle tırnak gibi iç içe geçmiş. Kürtlüğe zafer kazandıran bu çizgidir. Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra ayaklar altına alınmak istenen sosyalist kimlik ve ideolojiye yeniden değer ve itibar kazandıran da Kürtlerin ve bölgedeki diğer devrimci güçlerin Rojava’da yükselttiği mücadeledir.

Eğer Kobanê düşmüş olsaydı, eğer Şengal katliamı gerçekleşmiş olsaydı bu özgürlük çizgisinin hiçbir kıymet harbiyesi kalmayacaktı. Bunu gören bu çizgi bu iki noktada varlık yokluk mücadelesi yürüttü. Ya dünyaya özgürlük vaat edecek bir ışık olmayı başaracaktık ya da yok olup gidecektik. Yaşanan, bedeli ve kıymeti bu kadar ağır olan bir durumdu. Burada her iki alanda da başarı kazanıldı. Ve bu başarı özgürlüğün önünü açtı. Kürtlerin etnik-kültürel kimliğinin önünü açtı. Bugün birçok yerde Kürtler üzerinde siyaset yapılmak isteniyorsa dayandığı yer burasıdır. Bu iki yeri inkâr ederek kendisini soysuz bırakan bir Kürt çizgisi söz konusu olamaz, başaramaz. Bunu ret ederek Kürtlük yapmak isteyenlerin soysuzluğu zaten aniden ortaya çıkıp yenilgiye uğruyor. Ama bu iki zaferin temelindeki çizginin derinlik ve erdeminin farkına varanlar buradan beslenerek kendilerini var edebiliyorlar.

Amerika, Rusya başta olmak üzere diğer bölgesel güçleri geliştirdiğiniz ilişkilerin PKK’nin paradigma değişikliği ile bir bağlantısı var mıdır? Yani paradigmanız değişmeseydi önceki PKK ile böyle bir ilişki düzenine girer miydiniz? Bu durum birçok çevre tarafından PKK’nin sosyalist mücadeleden vazgeçtiği biçiminde yorumlanıyor. PKK paradigma değişikliği ile sosyalizmden vaz mı geçti?

PKK hareketi doğuşundan beri bir sosyalist hareketidir. Fakat PKK’nin ortaya çıktığı dönem ve onun tarihsel koşulları bağlamından baktığımız zaman, o dönemdeki reel sosyalizmin yoğun etkilerini taşıyordu. Buna paralel olarak, ulusal kurtuluş hareketlerinin, özellikle Vietnam, Latin Amerika’daki gerilla savaşları, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Çin devriminin etkilerini taşıyordu. Bu anlamda çıkışı hem sosyalist hem de ulusal kurtuluşçudur. Fakat o zamanki dünya koşulları ve ideolojik hakimiyet açısından baktığımızda, daha çok reel sosyalizmin etkileri altında şekillenmiş bir hareket olduğu görülür. PKK, uzun yıllar kuruluşundaki bu nitelikler temelinde ulusal kurtuluş mücadelesini verdi.

Ancak özellikle doğu blokunun çözülmesi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin giderek birer birer bir ulus devlet haline gelerek uluslararası kapitalist sisteme entegre olması, bu durumun sorgulanmasına yol açtı. Sorgulanan hem reel sosyalizm hem de ulusal kurtuluşçuluk oldu. Dikkat edilirse; reel sosyalizmin çöküşü ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yeniden kapitalist dünya sistemine entegre olması birçok özgürlükçü akımın çökmesine de yol açtı. Tam bir yenilgi durumu ortaya çıktı. PKK hareketi de böyle bir sürecin sancılarını yaşadı. PKK, böyle bir sürecin sancılarını yaşarken, diğer sosyalist ve ulusal kurtuluşçu hareketlerin karşılaşmadığı ayrı bir baskı ve saldırıyla da karşılaştı. Emperyalist sistem, Ortadoğu’ya müdahalesinin ilk adımı olarak, PKK üzerinde özgün bir operasyonda bulundu. Önderliğimize karşı gerçekleştirilen ve devletlerarası komplo diye nitelendirdiğimiz bir komployla, Önderliğimiz esir alınarak adeta PKK başsız ve ideolojisiz bırakılmak istendi.

Tabi bu PKK için önemli bir durumdu. Eğer emperyalizmin bu hamlesiyle PKK dağılmadıysa bu, PKK’nin diğer reel sosyalist ve ulusal kurtuluşçu hareketlere göre yaşadığı bir özgünlükle bağlantılıdır. PKK, kuruluşunda yoğun reel sosyalist etkiler taşısa da kendine has özellikleri ağır basmaktaydı. Bu sadece ideolojik olarak değil, örgütsel olarak da böyleydi. Ortadoğu’nun tarihsel inançlı topluluklarının düşünce ve örgütlenme anlayış ve modelleri reel sosyalizmin çözülmesine, ardından Önderliğinin esir düşmesine rağmen PKK’nin ayakta kalmasını sağladı. Bu, bizzat PKK önderliğinin gerçekleştirmiş olduğu bir inşadır. Önderliğimizin esareti yeni bir durum ortaya çıkardı. Zaten esaretten önce çok ciddi ideoloji-politik çıkış arayışları vardı. Kadın özgürlüğü konusuna ağırlık verilmesi ve ateşkeslerle demokratik çözüm çabaları, bu arayışları ifade etmektedir. Esaret, her bakımdan yeni çıkışa vesile oldu. Bizim paradigma değişimi dediğimiz şey bu noktada ortaya çıkıyor.

‘PKK SOSYALİZMDEN VAZ GEÇMİŞ DEĞİL’

Şimdi çözülmüş bir reel sosyalizmi sorgulamak ve buradan ezilen halklar ve sosyal kesimler adına bir çıkış yapmak yerine, çözülüşten çıkış yaratmak isteyenleri sorgulamak ciddi bir sorundur. Burada kast ettiğimiz, çıkışın içeriğinin sorgulanması ve anlaşılmaya çalışılması değildir; hala çözülmüş reel sosyalizmin baz alınmasıdır, hala sosyalizm olarak görülmesidir. Bir sefer reel sosyalizm esas alınarak ne yeni çıkışların sosyalist olup olmadıkları eleştirilebilir, ne de gerçek sosyalizm inşa edilebilir. PKK’de paradigmasal değişim özde sosyalizmin reddine dayanmıyor. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Burada reel sosyalizmin ideolojik, felsefi ve siyasal yaklaşımlarının eleştirisine dayalı bir durum vardır. Esas olarak sosyalizmi daha özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik temelde yeniden tanımlayarak inşa etme çabası söz konusudur. Onun için PKK sosyalizmden vazgeçmiş değildir.

Tam tersine genelde reel sosyalizmin, özelde de sistem karşıtı hareketlerin eleştirisi üzerinden yeni bir sosyalizm inşa ediliyor. Bu temelde kullanmış olduğu bütün kavramlar, geçmiş reel sosyalizmin eleştirisi üzerinde geliştirilen kavramlardır. Bunları kendi yeni sosyalizminin özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik kavramları olarak görmek gerekiyor. Şimdi Ortadoğu’da yaşanan savaş ve bu temelde geliştirilen ilişkiler, birebir ideolojik durumla açıklanamaz. Daha çok politik durumların gereğidir. PKK eski reel sosyalist çizgisi altında olsaydı da bu mücadeleyi bu biçimde verecekti. Zaten veriyordu da. Fakat paradigmasal değişimi ile birlikte ortaya çıkardığı güç ve kendine güvenle bu Ortadoğu krizini karşılamak ve göğüslemekte daha avantajlı bir duruma geldi. Eğer paradigmasal bir değişim göstermeseydi belki yine direnebilirdi, mücadele edebilirdi. Ama bu kadar başarı kazanma şansı olmazdı. Paradigma değişikliğinin vermiş olduğu güvenle çok daha ciddi sonuçlar elde etme gibi bir avantaj yakalamış oldu.

Şimdi kullandığınız terminolojide sosyalizmden ziyade demokrasi, demokratik ulus, kadın özgürlüğü, çevre, ekoloji gibi kavramlar öne çıkıyor. Bunlara geleneksel anlamların ötesinde yeni anlamları mı yüklüyorsunuz? Bunları sosyalizm kavramının yerine mi ikame ediyorsunuz? Yoksa sosyalizm kavramının içeriği ile ilgili kavramlaştırmalar olarak mı görüyorsunuz?

Bunlar sosyalizme rağmen olan kavramlar değil. Yani sosyalizm genel bir kavram olarak yerinde duruyor. Bunları, sosyalizmin içini dolduran kavramlar olarak algılamak gerekir. Mesela sorduğunuz bazı şeyleri tek tek cevaplamak gerekirse; demokrasi kavramına liberal kapitalizm ve reel sosyalizm açısından baktığımızda burada bir çarpıtma var. Demokrasi kavramının kendisini çarpıtıyorlar. Bunlar demokrasiyi daha çok neyle ifade ediyorlar? Devletin bir yönetim biçimi olarak ifade ediyorlar. Demokrasiye böyle bakmak büyük bir yanılgıdır, aldatmacadır. Devletle demokrasiyi yan yana getirmek hiçbir zaman mümkün değildir. Demokrasi daha çok devlet öncesi toplumların kendisini yönetme modeli olarak kavramsallaştırabilir.

Uygarlık ortaya çıkmadan önce toplumlar daha devlete ihtiyaç duymadıkları bir zamanda toplumlar kendilerini nasıl yönetiyorlardı? Toplumların kendi öz yönetimleri vardı. Ama bu yönetimler, herhangi bir sömürüye, herhangi bir baskıya, herhangi bir işgale dayanmıyorlardı. Bu yönetim biçimi daha çok demokratik bir yönetim biçimidir. Demokrasi alanını da daha çok böyle bir yönetimle ifade edebilmek gerekiyor. Bu dönemde toplumlar demokratik biçimde yönetilirken, liberal tarih anlayışı bunu yok saydı. Demokrasiyi de bir uygarlık icadı gibi toplumlara servis etti. Sınıflı, kentli ve devletli uygarlık yapıları da toplum üzerinde gerçekleştirdikleri sömürü ve tahakkümü örtmek için, demokrasi kavramını adeta bir paravan olarak kullandı. Şimdi bu bir çarpıtmadır.

DEMOKRASİYİ SOSYALİST ANLAYIŞIMIZIN BİR YÖNETİM BİÇİMİ OLARAK KULLANIYORUZ

Devletin hiçbir zaman demokratik olması, herhangi bir sınıfın yönetim sisteminin demokratik olması zaten düşünülemez. Böyle bir aldatmacadır. O zaman gerçek anlamda sosyalizmi esas alıyorsak, sosyalizmin yönetim anlayışı için bir kavramsallaştırma gerçekleştirmek durumundayız. Reel sosyalizmin yönetim biçimine atfen kullanılan kavramlar vardır. Marksistler, proletarya diktatörlüğü kavramını kullanıyorlar. Yine devleti sosyalist literatürün temel bir kavramı olarak kullanıyorlar. Bir sınıfın egemenliğine dayalı devlet biçimini ön görüyorlar.

Demokrasiyi de bu devletin idare biçimi olarak kavramlaştırıyorlar. Yani burada toplumların çok uzun tarihli yaşamlarına damgasını vurmuş bir öz yönetim biçimi olan demokrasi kavramını güdükleştirip bir devletin idari sistemi olarak ortaya koyuyorlar. Bu çok sorunlu bir durumdur. Oysa eğer biz sosyalistiz diyorsak; sosyalizmi eşitlikle, özgürlükle ifade edecek isek, o zaman öncelikle sosyalizmin yönetim anlayışının en özgürlükçü bir ifadeye kavuşması ve kavramsallaştırılması gerekiyor. Bunu da toplumsal tarihin içerisinden çıkarıp kullanmak zor değildir.

Bu toplumların binlerce yıl boyunca yaşadıkları, kapitalizm ve emperyalizm koşullarında bile hala sürdürdükleri eşitlikçi, özgürlükçü yaşamlardan üretilebilir. Bugün, çağdaş anlamda demokrasi kavramına yüklenen birçok anlam, aslında doğal toplumda mevcut olan komünal yaşamın özellikleridir. Onun için demokrasi kavramı, rahatlıkla doğal toplumun eşitlikçi ve özgürlükçü yönetim biçiminin güncelleştirilmiş bir kavramı olarak kullanılabilir. Biz de kavramı bu anlamda ve sıklıkla kullanıyoruz. Daha açık ifade edersem, demokrasi kavramını, sosyalist anlayışımızın bir yönetim biçimi olarak kullanıyoruz. Devlete endeksli bir demokrasi kavramı değil.

Toplumun kendi öz yönetimi anlamında bir demokrasi kavramını kullanıyoruz. Onun için bunu sosyalizmden farklı, sosyalizmden kopmak anlayışı ile değil, tam tersine sosyalizme anlam kazandırmak, sosyalizme bir sistem kazandırmak olarak görmek gerekir. Diğer kavramlar da öyledir. Biz reel sosyalizmin eleştirisini yapmadan, gerçek anlamda sosyalizmi yaşanır bir duruma getiremezdik.

Mesela ekoloji de önemlidir. Gerek kapitalist dünya sistemi açısından bakalım, gerekse sosyalist yaklaşım açısından bakalım gerçekten de doğa-toplum ilişkileri sorunludur. Kapitalizm, endüstriyalizm ve kar yasası temelinde adeta dünyayı yaşanmaz bir hale getirmiştir. Dünya artık nefes alınamaz ve yaşanmaz bir pozisyondayken, insanlık ortadan kalkma tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir. Şimdi böyle bir tehlikenin olduğu yerde, sadece ütopik olarak sosyalizm kavramını soyut bir özgürlük ve eşitlik temelinde ele almak çökmüş bir dünyada çok fazla bir şey ifade etmiyor. O zaman sosyalizmin öncelikle dünyayı ve insanlığı kurtarmanın bir yaklaşımına da sahip olması gerekiyor. Bu temelde, kapitalizmin dünyaya vermiş olduğu en büyük ekolojik zararların önüne geçmenin bir ideolojik yaklaşımı içerisinde olması gerekiyor. Bakıyoruz reel sosyalizmde böyle bir durum söz konusu değil. Kapitalizm hakkında genel bir söylem olarak, onun doğayı ve çevreyi sömürdüğünü söylüyor.

Ama, endüstriyalist ve ulus devletçi yaklaşımlarıyla kendisi de bizzat ekolojik yıkımın bir parçası olmaktan kurtulamıyor. Bunun yanında ekolojinin toplumla bağını ideolojik olarak tam doğru bir biçimde ifade ederek, kavramı ideolojik temelleri üzerinde oturtamıyor. O zaman buda çok ciddi bir durumdur. Bakıyoruz reel sosyalizmin ideolojik yaklaşımları sorunlu değil midir? Sorunludur. Sınırsız bir endüstriyi kendisine esas alması, gelişmeyi endüstri ile özdeş tutması, insanı doğa karşısında hakim bir güç olarak ele alması ciddi ideolojik sorunlardır. Ekolojisiz bir sosyalizm düşünülemez. Bırakalım ekolojisiz bir sosyalizmi, ekolojisiz yaşam bile düşünülemez. Sosyalizmin yaşamla bağı kurulduğunda, onun ekolojiyle bağı daha iyi anlaşılacaktır.

KADINA EN BÜYÜK ÇİRKİNLİKLERİ KAPİLATİLST SİSTEM DAYATMAKTADIR

Yine kadın çizgisi de öyledir. Kapitalizm zaten kadını bir nesne ve meta haline gelmiştir. Kadına en büyük çirkinlikleri kapitalist sistem dayatmaktadır. Cinsiyetçi erkek egemenlikçi zihniyet, en yoğun biçimini kapitalist sistemde yaşamaktadır. Şimdi kadının özgürlüğünü, kurtuluşunu, toplum içerisindeki yerini düşünmeden, bunu sosyalist bir ifade ve zemine kavuşturmadan ne dünyayı kurtarmak, ne de eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi getirmek mümkündür. Kadın özgürlük sorunu, reel sosyalizm döneminde, ‘Devrim olursa zaten kadın sorunu da kendiliğinden çözülür’ yaklaşımıyla çözülemeyecek kadar derin bir sorundur. Ona, sosyalizmin, hatta yaşamın temel sorunu olarak bakmak gerekiyor. Kadın özgürlük sorununa özgün bir yaklaşım geliştirmeyenlerin sosyalist anlayışlarında büyük bir zaaf var demektir.

PKK, PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİYLE VE GERÇEK SOSYAL BİLİM TEMELİNDE YENİDEN İNŞA EDİYOR

Bütün bunları toplu olarak ele aldığımız zaman ortaya ne çıkıyor? Reel sosyalizmin, sosyalizmin inşa sorunlarına yarım yamalak, yetersiz yaklaşımları ortaya çıkıyor. Onun tasfiye olmasında rol oynayan felsefi, ideolojik ve politik boşluklar ortaya çıkıyor. PKK, paradigma değişikliğiyle bu sorunlara eğiliyor, cevaplar üretiyor ve sosyalizmi yeni ve gerçek sosyal bilim temelinde yeniden inşa ediyor.

Bu, sosyalizmden bir kopuş değildir. Bu, çökmüş ve yenilmiş reel sosyalizmin, çok iyi değerlendirilerek paradigmasal bir yaklaşımla sosyalizme doğru bir ifade kazandırmaktır. Şimdi onun için de bütün dünyadaki anti-emperyalist güçler, sosyalist, özgürlükçü ve sistem karşıtı hareketler kendisini bu temelde ele almadıkları sürece gelişme şansını yakalayamazlar. Yani reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte çökenlerin, kaderini bu kadar bir yanlışa bağlamanın sonuçlarını yaşadıklarını çok iyi görmek gerekir. Ama PKK gibi bir hareket, eskiden de reel sosyalizmle sorunlu olan bir hareket bunu doğru ele alıp eleştirdiği için, bütün dünya üzerine geldiği halde kendisini yeniden var edebilmiştir. Varlığını ve gücünü sosyalizmden koparak değil, bizzat sosyalist felsefe, ideoloji ve yaşam temelinde geliştirmiştir. Bunun sonucunda da Ortadoğu’da ciddi bir ideolojik politik güç haline gelmiştir.

Çağımızda emperyalizm mevcut ulus devlet sistemlerini, hatta ulus kimliğini aşacak yeni bir dünya sistemi kurmayı düşünüyor. Belki çok ifade edilmiyor ama yeni bir dünya hükümeti ve yeni bir dünya devleti gibi ulus kategorisini aşan bir şey söz konusu. Demokratik ulus kavramlaştırması emperyalizmin bu kavramlaştırmasına karşı sosyalist hareketin dünya halklarını yeniden birleştireceği yeni bir zihniyet durumu mudur? Ona mı tekabül ediyor?

Şimdi kapitalizmin dayandığı toplum formülü, form olarak ulus devlet formudur. Ulus devlet dediğimiz zaman kapitalist form akla geliyor. Yani toplumsal form olan ulus kategorisi üzerinde bir egemenlik sistemi kurulması ve bu formun tamamen kapitalist tekelciliğin sömürü ve şiddet alanına dönüştürülmesidir. Burada çok esnek ve geçişken olan ulus kategorisinin bizzat devlet eliyle yaratılması temel sorundur. Bu yaratma esnasında, toplum homojenleştirilmeye çalışılıyor. Bu da toplumdaki tüm farklı sosyal ve kültürel niteliklerin adeta soykırımdan geçirilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla kapitalist temelde ulus yaratma ve bunu devletin egemenlik alanı haline getirmek, başlı başına bir toplumsal soruna yol açıyor. Şimdi reel sosyalizmin en temel sorunu buradadır. Kapitalizmin temel unsurlarıyla, temel argümanlarıyla yol almayı düşünmesi, bununla özgürlüğe gidebileceğini düşünmesi en büyük yanılgıdır.

Kapitalizme karşı sosyalizm paradigması formüle edilirken, devlet ve ulus kavram ve olguları için derin çözümlemeler geliştirememek reel sosyalizmin temel sorunudur. Ulus, kültürel bir olgu olmaktan ziyade çok katı bir etnik olgu olarak ele alınmış, devlet de adeta her ulus için olmazsa olmaz ev niteliğinde düşünülmüştür. Devletin ve etnik temelde ulus inşa etmenin kapitalist sistemin sömürü çarkıyla bağları yeterince ortaya konulamamıştır. Bu durum reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte çok daha net ortaya çıktı. Yani özellikle özgürlüğü devletle birlikte ele almak ve bunu toplumsal formla bütünleşip ulus devlet modeliyle aşmaya çalışmak büyük bir hata oldu. Reel sosyalist model bunu 70-80 yıl denedi. Sonunda kapitalist dünya sisteminin bir parçası olmaktan kendisini kurtaramadı.

Gerçekten de biraz yoğunlaşarak baktığımız zaman ulus devlet sistemiyle özgürlüğü yan yana getirmek mümkün değildir. Devlet sistemi özgürlükler karşıtı bir siyasal sistemdir. Devletten özgürlük üremez. Kesinlikle özgürlük üremez. Şimdi ulus ise sınırları çizilmiş kendi içerisinde çok farklı sosyal etnik dini kimlikler taşıyan bir formdur. Ulus kavramı bütün bunları içerdiği için tekil olmayı çok kaldıracak bir pozisyonda değil. Şimdi ulus devlet sisteminde devlet, sömürü ve egemenliğin aracı olurken; Ulus da tek bir etnik, dinsel ideolojik yapıya dayalı tekilleşmiş bir sistem olarak onu bütünlüyor. Yani toplumsal farklılıkların ve zenginliklerin asimilasyonuna yok olmasına dayanıyor. Alabildiğine sömürünün sürdürülebilmesi için böyle bir model gereklidir. Şimdi kapitalizm bunun üzerinde kendisini var ediyor.

Devletin egemenliği ve ulusun tekliği üzerinde tam bir katliam rejimi kuruluyor. Reel sosyalizm buna alternatif olarak ortaya çıktığı zaman ulus devlet sistemi ve paradigmasını aşamadı. Bu kavramlara adeta kapitalizmin bir kopyası biçiminde yaklaştı. Şimdi o zaman bu kavram sorunlu bir kavram. Yani ulus devlet kavramı yeniden ele alınmadan, buna alternatif ortaya çıkarılmadan bir sosyalist kimlik ortaya koyamazsınız. Biz, devlet kavramını sorgulayarak, ‘Biz devlet istemiyoruz’ dediğimiz vakit, herkes bunu yadırgıyor. Yani kavrama etnik milliyetçilik açıdan bakan da sosyalist olduğunu söyleyen de yadırgıyor. Etnik milliyetçiler, kendi etnik kimliğini iktidara taşıyıp başkasının üzerinde egemenlik kurmasını sağlayacak araç olan devlete karşı olduğumuz için bize öfkeleniyorlar. Reel sosyalistler de özgürlük ve eşitlik sorununu devlet olmakla çözebileceklerini sanıyorlar. Sanki devleti reddetmek, sosyalizmi ve ulusu reddetmekmiş gibi algılanıyor.

Oysa devlet aslında ikisini de katleden temel kurumdur. Yani hiçbir sosyalist özgürlükçü kendisini siyasal olarak devletle ifade edemez. Devlet eşittir özgürlük ve eşitlik düşmanlığıdır. Devletle özgürlük, hiçbir zaman yan yana getirilemez. Onun için başında devlet olgusunu bir yana koymak gerekiyor. Şimdi biz kendi paradigmamızda devleti çok iyi değerlendirerek, bunu reel sosyalizmin bir zaafı olarak iyi ortaya koyduk. Ulus ve devlet olgularını birbirinden ayırmak lazım. Şimdi ulus bir toplumsal form olarak kabul edilebilir. Yani ulus devlet haline getirilmeden bir toplumsal form olarak kabul edilebilir. Ama ulus tanımını çok iyi yapmak lazım. Ulusun ne olduğunu iyi anlamak lazım.

ORTADOĞU DEMOKRATİK ULUS İLE YENİDEN İNŞA EDRİLEBİLİR

Ulus bir toplumsal formdur. Ama bu formun içerisinde çok kültürlü, çok inançlı, çok farklı düşünceli bir toplumdan söz ediyoruz. Toplum farklılıklardan meydana geliyor. Toplum farklılıkların birliğinden meydana geliyor. Ulus ancak farklılıkların bir arada olmasının bir ortak paydası biçiminde tanımlanabilir. Yani farklılıkların tümünü ret eden, tek bir etnik kimliğe, inanca ve ideolojiye dayalı bir ulus tanımı yapılamaz. Bu bütün farklılıkların katliamın sonucunu ortaya çıkarır. Bu özgürlük değildir. Onun için toplumu, özünde var olan demokratik yapıyı zedelemeden tanımlamak ve oluşturmak gerekiyor. Demokratik ulus, toplumun demokratik temelde inşa edilmiş formudur. Demokratik ulus, uluslaşmanın gerçek oluşum biçimidir.

Demokratik olmayan her toplumsal oluşum ve inşa sorunludur ve toplum doğasına terstir. Bunun için de sürekli şiddet ve çatışmayı doğurur. Ulusu meydana getiren bütün toplumsal varlıklar ancak demokratik bir temelde demokratik bir yönetim sistemiyle ve demokratik siyaset temelinde bir arada tutulabilirler. Demokrasi, herkesin kendisini ifade etmesinde, örgütlemesinde ve yönetmesinde muazzam imkanlar veren bir rejimdir.

Ortadoğu özgülüğüne indiğimiz zaman bu bizim için çok daha hayatidir. Ortadoğu’da hiçbir toplum tekil bir karakter taşımıyor. Ortadoğu toplumları hep iç içedir. Dinsel, mezhepsel, etnik kimlik, kültürel açıdan toplumları birbirinden ayrıştırmak mümkün değildir. Belki toplumların kültürel hakimiyet sahalarını bir ulus tanımlamasıyla ele alıp ona göre düzenlemeler yapabilir. Ama öyle de olsa hiçbir zaman tek bir ulus söz konusu olamaz. O zaman Ortadoğu gerçeğine en uygun toplumsal inşa kavramı, demokratik ulus kavramıdır. Bu kavram hem ulus inşasının kültürel ve demokratik karakterine vurgu yapıyor, hem de demokratik temelde inşa edilmiş kültürel ulusların bir arada eşitçe ve özgürce yaşamasını ifade ediyor. Özünde kapitalist tekelciliği ve onun ete kemiğe bürünmüş biçimi olan ulus devletçiği reddediyor, sosyalist ve komünal yaşamın inşasını ön görüyor.

Onun için hem mevcut sorunları çözmek hem de sosyalist yaşamı inşa etmek için ulus devleti aşan bir paradigma ortaya koymak gerekiyor. Ulus devleti aşan bir paradigmayı oraya konmadan ne sosyalist olunabilir ne de herhangi bir toplumsal sorun çözülebilir. Devlet, sosyalizmin icat ettiği bir mekanizma değildir. Ulus da sosyalizmin kendisine temel olarak alacağı bir mekanizma değildir. Ancak ulusu bir toplumsal form olarak yeniden tanımlamak ve sosyalizmle bütünleştirmek gerekiyor. Şimdi PKK’nin yaptığı önderliğin yaptığı da budur. Yani demokratik ulus kavramı ve inşası, sosyalizmin vaat ettiği özgürlüklerin kendisini en iyi ifade ettiği bir toplumsal form olacaktır. Herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, farklılıkların birlikte yaşayabildikleri, farklılıkların hem kendisini örgütleyip ifade ettikleri hem de başka varlıklara saygı duydukları bir topluluk olacaktır.

Bunun modelini biz mesela iki biçimde tartışmaya açabiliriz. Bir; ulus devlet bazında baktığımız zaman Ortadoğu’da savaş, katliam, kaos, hegemonya, sömürü gibi her türlü kötülük var. Türkiye’deki faşist rejime baktığınız zaman, körfezdeki Arap Emirliklerine baktığınız zaman, diğer Arap devletlerine baktığınız zaman bunu çok iyi görebilirsiniz. Yani ulus devletin sınırsız egemenlik, sınırsız sömürü ve sınırsız baskıyı getirdiğini görebilirsiniz. Çünkü buna göre kurgulanmış bir sistemdir. Böyle kurgulanmış bir sistemde ve bu sistemin araçlarına dayalı olarak özgürlük üretmek mümkün değildir.

Eğer herhangi bir ulus devlet toplumda bir inanç grubu veya bir etnik toplum egemen ise diğerine yaşam hakkı tanımıyor. Arap Kürde, Fars Kürde, Türk Kürde yaşam hakkı tanımıyor. Şii Sünni’ye, Sünni Şii’ye yaşam hakkı tanımıyor. Müslüman Hristiyan’a, Hıristiyan Müslüman’a yaşam hakkı tanımıyor. Tek tanrılı dinler diğer etnik dinlere yaşam hakkı tanımıyor. Hep birbirini yok etmek üzerine kurgulanmış bir sistemdir bu. Şimdi böyle bir Ortadoğu’ya, eski devlet argümanıyla, eski ulus argümanıyla girmek, adeta kaosun içerisine yeni bir katliamcı güç olarak girmek anlamına geliyor. Bu sosyalizm olamaz! Bu sosyalizm değildir. Sosyalizm nedir? Sosyalizmin kapitalizmin ortaya koyduğu ve kendisini onunla var ettiği temel kavramları ve temel oluşumları çok iyi görüp onların karşısında alternatif ortaya çıkarmaktır.

Eğer sosyalizmi kendimize esas alıyorsak, sosyalizmde hegemonyaya, baskıya yer olmadığını düşünüyor ve eşitlikle özgürlüğü esas alıyorsak; Devletin bir egemenlik ve sömürü aracı olduğuna inanıyorsak o zaman geliştirebileceğimiz bütün kavram ve modeller de bu düşüncelerimizle örtüşmek zorundadır. Birilerini yok ederek sosyalizm olunamıyor. Demokratik ulusu, bir toplumu meydana getiren bütün temel faktörlerin özgürlüğünü, eşitliğini esas alan bir kavram olarak düşünmek gerekiyor. Bu da ulus devleti aşan bir kavramdır. Tam da sosyalizmin ihtiyaç duyduğu bütün özgürlüklerin en iyi ifade edildiği bir kavramdır.

Hareketinizde PKK, KCK, PAJK, KJK, HPG, Kürdistan’ın parçalarında örneğin Rojava’da PYD, TEV-DEM, KONGRA-STAR, YPG, YPJ Kuzey Suriye’de ise Demokratik Suriye Meclisi ve Demokratik Suriye Güçleri gibi örgütlenmeler var. Hata bunların daha alt örgütlenmeleri de var. Bunlar sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigma ve sosyalist ideolojinin pratik sahadaki yürütme biçimleri mi oluyor? Her birinin varsa başka kurumları, rolü ve işlevi nedir, bunların birbirleriyle ilişki ve hukukları nelerdir?

Bunu çok ayrıntılı tartışmak gerekiyor ama genel bir şey ortaya koymak mümkündür. Şimdi biz bir paradigmadan söz ediyoruz. Önderliğimiz bir paradigma geliştirdi. Geliştirdiği paradigma tikel bir topluluğu, tikel bir coğrafyayı ön görerek geliştirilen bir paradigma değildir. Daha çok evrensel sosyalist bir paradigmadır. Dünya sosyalizminden hareket ediyoruz. Öncelikle paradigmanın böyle kavranması gerekiyor. Önderlik paradigmayı ortaya koyarken, reel sosyalizmin eleştirisi üzerinde yeni bir paradigma ortaya koydu. Sosyalizmin yeni paradigmasını oluşturdu. Şimdi bu paradigmayı sadece bir örgüte özgü bir paradigma olarak görmemek lazım. Bu paradigmayı kendisine esas alan birçok gücün, paradigmayı alıp kendi alanına indirgemesi, kendi bölgesine ve kendi sorununa indirgemesi her zaman mümkündür. Şimdi burada bir evrensellik ortaya çıkıyor.

Bu paradigma ne sadece Kürtlere özgü ne de sadece Ortadoğu’ya özgü bir paradigmadır. Dünyanın her tarafında geçerli olan ve her tarafında da uygulama şansı olan bir durum olarak ele almak lazım. Onun için Ortadoğu’da birçok güç, öylede yaklaşıyor. Örneğin Rojava’ya baktığımız zaman; Rojava’da ortaya çıkan PYD, YPG-YPJ gücü var. Şimdi PYD, YPG gücü daha çok Suriye’deki Kürlerin sorunlarını ele alıyor. Ama kendisini sadece Kürtler ile de sınırlandırmıyor. Temelde Kürt sorununu çözmeye çalışıyor, ama sorunun evrensel karakterini de göz ardı etmiyor.

Onun için gerek düşünsel gerekse de pratik-örgütsel yapısı evrensellik de taşıyor. Burada önderlik paradigmasını kendisine rehber olarak alıp, onun üzerinde bunu geliştiriyor. Yani bir PKK’li değildir; PYD ve YPG PKK’li değildir. Ama önderlik paradigmasını kendisine esas almış bir Kürt gücüdür. Şimdi Doğu Kürdistan’da başka bir güç, Güney Kürdistan’da başka bir güç, Kuzey Kürdistan’da başka bir güç paradigmaya böyle yaklaşıyor. Herkes bu paradigmada temelinde kendi sorununu siyasi, sosyal, örgütsel ve pratik olarak formüle ederek mücadelesini veriyor.

Diyelim ki; Kuzey Kürdistan’da, Türkiye’deki sömürgeciliğe karşı mücadele eden güçler var. Rojava’da bir YPG-YPJ gücü var. Doğu ve Güney Kürdistan’da da çeşitli güçler vardır. Bunlar sürekli aynı paradigmasal yaklaşımın savunucuları oldukları için doğal olarak bir ilişkilenme sistemleri de vardır. Burada esas olarak paradigmayı görmek lazım. Paradigma, her siyasal, sosyal, etnik, kültürel kesime ve kadına kendi özgürlüğü ve eşitliği temelinde öz yönetimini geliştirme imkanlarını veriyor. Herkes kendi alanında tam anlamıyla söz ve karar sahibidir. Bir de bu kesimlerin tümünü ilgilendiren ortak sorun ve yaşam alanları vardır. Burada da herkes söz ve iradesini ortaya koyma hakkına sahiptir. Bu hukuki bir durumdur. Ama ondan da önemlisi ahlakidir. Ahlakilikten kastım, hiçbir kişi ve kesimin diğerini tahakküm altına almaması ve özgürlük ve iradesine karşı durmamasıdır.

Mesela kadının özgürlüğü ve örgütlülüğü konusu başta olmak üzere bütün konularda böyledir. Diyelim ki bu paradigmanın kadın özgürlük boyutu vardır. Kadın bu paradigmadan kendi özgürlüğünü görüp sosyalist yaklaşımını kadın kimliği temelinde ele alarak kadın özgürlüğü ve sosyalizmi çok iyi birleştiren bir durum yaratmıştır. İşte gördüğünüz gibi çok önemli bir güç olmuştur. Kuzey Kürdistan’da gerilla savaşında kadın büyük bir özgürlük ve örgütlenme gücüne dönüşmüştür. YPJ şahsında dünyaya etki yapan bir güçtür. Rojava da DAİŞ gibi vahşi bir gücü durdurabilecek kadar ideolojik, örgütsel ve de savaş gücüne dönüşmeyi ortaya koymuştur. Şimdi bölgedeki bütün oluşumları bu bağlamda ele alabilirsiniz. Ekolojist hareketlerde çeşitli hareketler de bu temelde ele alabilirsiniz.

ÖNDERLİK PARADİGMASI KÜRDİSTAN’DA TEMEL BİR KILAVUZDUR

Kısaca Önder Apo’nun geliştirmiş olduğu paradigmaya sadece Kürtler ve Kürdistan’ın özgürlüğü için öngörülmüş bir paradigma olarak bakmamak gerekiyor. Şimdi belki bu paradigmayı savunan hareketleri buna indirgemek bir açıdan mümkün olabilir. İşte PKK ve PYD Kürdistan’da somut bir devrimi önüne hedef olarak koymuş birer harekettirler. Onun için de Önderlik paradigması onlar için Kürdistan’da temel bir kılavuzdur. Ama önderlik paradigmasının kendisini, sadece Kürt toplumuna indirgenmiş sadece Kürt toplumunun özgürlüğüne indirgemiş bir paradigma olarak ele almak büyük bir yanılgıdır. Tam tersine bu paradigma hiçbir etnik topluluğu diğerinden farklı görmeyerek, hiçbir toplumsal farklılığı diğerinde daha az önemsemeyerek hareket eden bir paradigmadır.

Bu öncelikle Ortadoğu’da ve giderek bütün dünya da enternasyonalist bir temelde geliştirilmesi gereken sosyalist bir paradigmadır. Doğal olarak bu paradigmaya esas alanların da bir birileriyle ilişkilenmesi, sürekli yardımlaşma içerisinde olması, hata giderek kendi içerisinde bir sisteme kavuşması gerekiyor. Örneğin şimdi kapitalizmin bu krizi içerisinde, dünyadaki özgürlükçü hareketlerin bu kadar dağınık olması kabul edebileceğimiz bir olgu değildir. Onun için anti-kapitalist, anti-emperyalist güçlerin bir ortaklık kurması kaçınılmazdır. Hatta yelpazeyi genişletmemiz lazım. Küresel kapitalizme karşı, Küresel Demokrasiyi inşa etmeliyiz.

ÖZGÜRLÜKÇÜ GÜÇLER DEMOKRATİK ESASTA ENTERNASYONALİST BİRLİĞE KAVUŞMALIDIR

Kapitalizm artık kendisini sürdüremez düzeydedir. Emperyalizmin dünya hegemonyası çatırdıyor, yürüyemiyor. Eğer bugün ayakta durabiliyorsa bu özgürlük çizgisinin, sosyalist çizginin çok iyi kendisini ifade edememesinden, örgütleyip bir mücadeleye dönüştürmemesinden kaynaklanıyor. Dünya kapitalist sistemi nasıl bir merkezde yönetiliyorsa, özgürlükçü güçlerde demokratik esasta bir enternasyonalist birliğe kavuşmalıdır. Bunu yapmadan kapitalizmi ve emperyalizmi ortadan kaldırmaları mümkün değildir. Yani bu konuda geçmiş bir tecrübe de vardır. Bu tecrübeleri göz önünde bulundurmak gerekiyor. Özelliklede birinci, ikinci, üçüncü enternasyonal, birçok eksikliğine rağmen önemli tecrübelerdir. Şimdi bu günümüz için çok daha fazla geçerlidir.

Yani evrensel olmayan hiçbir paradigmanın sosyalist bir karakteri de olamaz. Onun için biz aynı zamanda özgürlükçü bir enternasyonale acil ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Neticede bu konuda umut verici bazı gelişmeler de vardır. Özelliklede Rojava devrimi eksikliklerine rağmen bu hususta bir düzeyi ortaya çıkardı. Onun yaratmış olduğu gelişmeler, özellikle bölgedeki sosyalist devrimci hareketlerde bir ilgi odağı haline gelmesine yol açtı. Uluslararası alandan da yoğun bir ilgi ortaya çıktı. Dünyanın değişik yerlerinden, gerçekten de özgürlük için mücadele eden bireylerin gelip buraya katılması da çok önemlidir. Fakat bununla sınırlı kalmak doğru değildir. Bu paradigmanın yaratmış olduğu sonuçlara baktığımız zaman, bölgede ve dünyanın her tarafında örgütlü olarak bütün güçlerin birlikte hareket edebilecekleri bir enternasyonali yaratmak gerekiyor.

Related Articles