AKP Döneminde Türkiye Ekonomisinin Yükselişi ve Düşüşü

Türkiye Ekonomisi yapısal bir krizin içindedir
Türkiye hemen her alanda ciddi bir kriz içinde. Üstelik bu kriz doğrudan ekonomiyi etkiliyor. Zaten Moodys, S&P’den sonra Fitch’de Türkiye’nin kredi notunu en alt düzeye düşürerek bunu tescilledi. Çünkü bu ülke ekonomik ilişiklerinin iyi olduğu tüm coğrafyalarla aynı zamanda siyasi kriz yaşıyor. Hakeza içeride de siyasal, kültürel, toplumsal kriz alabildiğine derinleşmiş durumda. Konumuz itibariyle ekonomik cephede neler olduğunu bu yazı çerçevesinde analiz edeceğiz.

Sıcak Para ve Tüketici Kredileri
Global ölçekte 2008 yılında yaşanan krizin çözümü için ABD kendi çıkarları yönünde daha çok dolar basmaya başladı ve borçlarının bir miktarını böyle ödedi. Bu ABD içinde faizlerinde düşük kalmasına neden oldu. Dolar sahipleri ellerindeki parayı değerlendirmek, faize, borsaya yatırmak için yeni piyasalara yöneldiler. Bu sıcak para girdiği ülkelerde spekülasyonlara ve risklere neden olabilirdi. Bundan dolayı gelişen önemli ekonomiler, Brezilya, Çin, Güney Afrika, Arjantin gibi ülkeler bu paranın reel yatırımlara dönüşmesi, istihdam arttırması halinde girişlerine izin verdi. Aksi taktirde sadece faizden para kazanmak için giriş yapan paraya yüksek vergiler koydular. Böylece reel ekonomilerinin borsada veya kredi piyasalarında istikrarsız olmasını önlediler.
Buna karşın Türkiye bu paranın önünü tamamen açtı. Bırakınız vergi, faiz ya da reel yatırım gibi birtakım engelleyici enstrümanları uygulamasını, daha da teşvik edici oldu. Öyle kredileri hem devlet hem özel sektör bankaları aldı. Bunlardan herhangi birinin borç geri ödemesinde zorlanması halinde de devletin hazinesi kefil oldu. Böylesi bir durumda yabancı, sıcak para özellikle de doların Türkiye’ye akışı hızlandı. Bu parayı piyasaya tüketici kredisi olarak sunan bankalar direkt halka yöneldi. Yani üretim, imalat, fabrika kurulumu vb pek rağbet görmedi.
Tüketici kredisini kolaylıkla elde edebilen insanlar bir anda kendilerini zengin görmeye başladılar. Uzun vadeli bütün gelirlerini ipotek etme karşılığında yeme, içme, kıyafetten tutalım, ev ve araba alımına değin birçok alanda alım yaptılar.
Bunun etkisiyle inşaat ve ilgili sektörlerde artış oldu. Bu Türkiye iç piyasası için bir miktar istihdam da yarattı. Ama daha çok ithalat hacmi arttı. Çünkü kredi alan tüketicinin talep ettiği beyaz eşya, araba, elektronik vb ürünlerin nerdeyse tamamı ithal edilmek zorundaydı. Ancak ithalat artışına karşılık yedek parça ve tarım ürünleri ihraç edilebilen birkaç ürün türüydü. Yine yurt dışında çalışanların gönderdikleri birikimleri vardı. Ama tüm gelirler giderleri, yani ihracat ithalat giderini karşılayamıyordu. Nerdeyse ayda ortalama 3-4 milyar dolar dış ticaret açığı oluşuyordu. Bu yıllara yayıldığında onlarca milyar dolar dış açık, dış borç oluşuyordu.
Özellikle son dönemlerde hem dış ticaret açığının artması, hem de ABD’nin faiz miktarını arttırarak dolar için cazip ülke olması nedeniyle döviz yönünü değiştirdi ve Türkiye’yi terk etti.
Bu mekanizmaya dayanarak borçlanan dış ticaret işletmeleri, bankalar ve tüketiciler şu an risk sıralamasında en üstte yer almaktadırlar. Gelirleri TL cinsinden olan ve borçlarını döviz cinsinden alan Orta düzey gelir gurupları, banka ve işletme iflasları bu kesimde başlamış durumda.

AB Müzakereleri ve Fon Desteği
Tayyip Erdoğan başbakanlığında AKP’nin ilk hükümet dönemi AB’ye uyum ve reformlarla geçti. Bu ekonomiyi de olumlu etkiledi. Açılan müzakere başlıklarına göre Türkiye hem ekonomisine çeki düzen veriyor hem fon desteği alıyor, hem de yabancı sermaye yatırımlarına fırsatlar sağlıyordu. Bundan kaynaklı birçok sektörde olumlu gelişme görmek mümkündü. Üretim alanları birbirinden etkilenerek çarpan ve hızlandıran etkisi yaratmakta ekonomi hızla gelişmekteydi.
Mesela tarım sektöründe üretim çeşitliliği, istihdam artışı ve ihracat artışı sağlandı. Klasik tarım yerini modern üretim ve tekniklere bıraktı. Bakir birçok alan tarımsal üretime açıldı. Turizm her geçen yıl artış sağladı. İthalat ve ihracat hacmi arttı. Ekonominin kapasitesi yükseldi.
Ne var ki, bu çok uzun sürmedi. AKP’nin yine Tayyip Erdoğan önderliğinde otoriter politikalara yönelmesi, içeride Kürt sorununu demokratik yollarla çözmeye yanaşmaması, Ortadoğu’da çatışmalara dahil olması, reformları durdurması, AB ile ilişkileri gerdi. Müzakereler tıkandı. Yeni dosyalar, başlıklar, fasiküller açılmadı. Bu beraberinde siyasal gerilimi arttırdı. Ekonomik cephede fon akşını ve reform çalışımlarını sınırlandırdı. Birçok alanda büzülme ve daralma meydana geldi.

Güney Kürdistan’la artan siyasi ve ticari ilişki
Çok yönlü ilişkiler geliştirmek, global ekonomiye entegre olmak yerine Türk toplumu ve politika zihniyetinde hep doğu batı-karşıtlığı gibi bir algı var. Birini tercih ederken ötekini red etmek zorundaymış gibi bir yaklaşım söz konusu. Nihayetinde Batı kategorisine konan AB ve ABD’ye alternatif ekonomik alan olarak Türkiye yüzünü doğuya çevirince karşısında Güney Kürdistan ve Arap ülkelerini buldu.
Kürtleri toptan red eden Türkiye önce Kuzey Irak, sonra Bölgesel yönetim kavramlarını kullanarak Güney Kürdistan’la ekonomik ilişkilerini geliştirdi. Burası ucuz petrol ve doğal gaz temini için olanak sağlıyordu. Yine Avrupa, Rusya pazarlarında satmakta zorlandığı kalitesi düşük ve ucuz mallarını satabileceği iyi bir piyasa olarak görmekteydi Kürdistan’ı. Nihayetinde ilişkiler derinleştirildi. Yılda 8-10 milyar dolar civarında ticaret hacmine ulaştı. Hatta bir ara 12 milyar doları buldu. Bu Türkiye ekonomisini çok rahatlattı. Ucuz enerji temini, kolay ve rakipsiz Pazar bölgesi, sıcak para ve yatırım alanı olarak bulunmaz fırsatlar sunmanın yanı sıra siyasi ve toplumsal olarak nüfuz etmek, sömürmek ve diğer parçalardaki Kürtlere karşı politik amaçlarına hizmet etmesini sağlamak gibi başka olanaklara da kavuşmuştu.
Ancak Ortadoğu’da çatışmaların artması, Türkiye’nin başta DAİŞ olmak üzere radikal İslamcıları tercih etmesi ekonomik ilişkilerini de olumsuz etkiledi. Çünkü Türkiye DAİŞ ve diğer örgütlerin Şengal’den sonra Güney Kürdistan’a, Rojava’ya da gireceğini hesaplıyordu. Bu yüzden Kürtlere ihtiyacı kalmayacak ve tüm bölgeye nüfuz edecekti. Güney Kürdistan yönetiminin acil yardım talebini duymazdan geldi. Kuzey Kürdistan’da da Kürt özgürlük güçlerine saldırıyı esas aldı ve Dolmabahçe’de ilan edilen barış masası devrildi. Cizre, Sur, Nusaybin, İdil gibi sınır veya sınıra yakın bölgelerde devlet eliyle açık açık katliam yapıldı
Bu durum ekonomiyi de vurdu. Güney Kürdistan’la ekonominin hacmi yıllık 2-3 milyar dolara kadar düştü. Her iki tarafta da ekonomik kriz, siyasal istikrarsızlık derinleşmiş durumda.

DAİŞ’ten Ucuz Petrol ve Mal satışı
Yukarıda belirtildiği gibi Türkiye DAİŞ ve Radikal İslamcı güçlerin yükselişine büyük bir umut bağlamıştı. Onların gelişmesine paralel olarak hem ittifak ilişkilerini hem de ekonomik ilişkilerini değiştirdi. Örneğin DAİŞ’ten Musul petrolünü almaya başladı. Yine DAİŞ hâkimiyetindeyken Suriye’de Şeddadi bölgesi başta olmak üzere birçok alanda petrol Türkiye’ye satılmaktaydı. Petrolün varili nerdeyse 4 dolara yani dünya fiyatlarının 10-15te birine mal olmaktaydı.
İşte bundan dolayı Güney Kürtlerine çok da önem vermemeye başladı. Hakeza bölgedeki radikal İslamcı güçlerin tüm alanları Türkiye için Pazar alanıydı. Rojava’daki Kürtlere resmi olarak ambargo uygulansa da, ürün akışı TC’ye yakın kesimler eliyle sürmekteydi.
Haliyle Türk ürünlerini Musul, Ramadi, Felluce, Şeddadi, Hol, Heseke, Rakka, Halep, İdlib vb tüm kent ve bölgelerde görmek mümkündü. Bunun parasal değeri rakamsal olarak açıklanmıyor. Çünkü resmi bir ticaret değil. Ama Türkiye ekonomisine nefes aldırdığı kesin.
Fakat başta Rojava’da Kürtlerin ve ittifak güçlerinin hâkimiyet alanlarını genişletmesi, DAİŞ’in birçok bölgeden çekilmek zorunda kalması Türkiye’nin pazarını kaybetmesine de neden oldu. En azından daha istikrarsız ve denetimsiz olmaya başladı. Sonuçta hem ucuz petrol alımı hem de mal pazarı sekteye uğradı. Haliyle Türkiye bu gelir kaleminden de beklediği kazancı artık elde edemiyor.

Arap Sermayesinin Türkiye ilgisi
Sünni İslamcı politikayı ekonomik kazanca dönüştürmek Türkiye’nin amaçlarından biriydi. Arapların sıcak parası, yüksek nüfusu, tüketim talebi ve enerji kaynakları Türkiye’nin iştahını kabartmaktaydı. Türkiye’de devlete ait özelleştirilen bazı işletmeler için Avrupalı sermayedarlara oranla Araplar tercih edildi. Bazı özel firmaların hissedarları arasında Arapların yer alması için özel çaba gösterildi. El değiştiren firmaların Araplara satışı teşvik edildi. İnşaat ve gayrimenkul yatırımları özellikle Araplara pazarlandı. Turizm tesisleri ve tüketim ürünleri de bunlara göre şekillendirildi. Karşılıklı kültürel, dinsel, siyasal ve askeri seyahatler arttırıldı. Bunun ekonomik yansıması elbet pozitif oldu.
Türkiye’ye turizm yoluyla, inşaat ve gayrimenkul alım yoluyla hatırı sayılır bir Arap sermayesi aktı. Hatta bazı iddialara göre daha önce İsviçre ve İngiltere’de özel hesaplara aktarılan Arap dolarlarının bir miktarının Türkiye’ye yönlendirildiği de ileri sürülmektedir.
Ancak Suriye ve Irak’ın savaş bölgesi olması Türkiye’nin bu ülkelere kara yoluyla ürün ticaretini olumsuz etkiledi. Tüketim malları ihracatı daha başlangıcında beklentileri karşılamaktan uzak kaldı ve halen de sınırlıdır. Sadece deniz yoluyla sınırlı bir ticaretten bahsetmek mümkünse de yeterli değil.
Son iki yılda Türkiye’nin Sünni cephesindeki duruşu Araplar için güven verici olmaktan çıktı. Kürt karşıtlığı nedeniyle Araplarla birlikte kurdukları örgütleri rahatlıkla terk edebilen, onları birbirine düşüren ya da salt kendi çıkarları için kullanma gayreti, hatta tüm Sünni blokunu Kürtlere husumeti için kullanmak istemesi ki, bu konuda epey aşama kat etti, süreci ve ilişkileri de tıkadı. Şu an Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt eski ilgiyi göstermiyorlar.
Bunun ekonomik bedeli de olmaktadır. Örneğin Araplar eskisi gibi gelip İstanbul’da kapalı çarşıda alışveriş yapmıyor. Gayrimenkul ve konut alımları azaldı. Turizm bölgelerinde bir oteli komple kapatan, giriş ve çıkışları yasaklatan Arap prensleri, eşleri, aileleri ve hizmetkârlarıyla Türkiye seyahatlerini artık durdurmuş durumdalar. Lüks tüketimleri içinde Avrupa’yı tercih etmektedirler.
Böylece Türkiye’nin beklentileri azaldığı gibi eldeki mevcut potansiyeli de kaybetti. Şu an ki durum devam ederse Türkiye bu ülkelerle tamamen karşı karşıya gelebilir ve pazarı hepten yok edebilir.

Rus Piyasası
Türkiye’nin önemli ticari ilişkilerinin olduğu bir bölge de Rusya idi. Buradan doğal gaz almaktaydı. Yine önemli ticari anlaşmaları vardı. Hakeza Rusya’dan her yıl hatırı sayılır turist gelmekte ve ciddi bir para bırakmaktaydı. Aynı zamanda tarım ürünlerinin en çok satıldığı pazarlardan biriydi Rusya. Bütün bunlara rağmen Türkiye, Rusya’ya karşı hep dış açık vermekteydi. Çünkü doğal gaz hem pahalıydı hem de yüksek miktarda tüketilmesi gerekmekteydi. Lakin Türkiye sadece ısıtma için değil sanayi sektöründe de doğal gaz kullanmaktadır.
Rus uçağının, Türkiye tarafından Türkiye-Suriye sınırı üzerinde düşürülmesiyle birlikte ilişkiler uzun bir süre kesildi. Rusya Türkiye’ye hür türlü seyahati durdurdu. Böylece hem gezi eğlence turizmi hem de Türkiye’ye ciddi gelir sağlayan bavul turizmi tamamen durdu. Bu milyarlarca dolar kayıp demekti. Aynı şekilde Rusya Türk tarım ürünlerinin alımını durdurdu ve Rusya’daki bazı Türk iş adamlarının ihalelerini iptal edip Türkiye’ye gönderdi. Doğalgazı da bir tehdit aracı olarak tuttu.
Erdoğan’ın, Putin’den özür dilemesine ve politik ilişkilerde birtakım ilerlemeler olmasına rağmen bunun ekonomiye yansıması hala gerçekleşmiş değil. Rusya’nın tarımsal ürün alımı “alternatif anlaşmalar olduğu” gerekçesiyle gerçekleşmiyor. Turizm için ise hem sezon kaçtı hem de Türkiye’de yaşanan istikrarsızlık ve büyük kentlerdeki bomba patlamaları nedeniyle rağbet görmüyor.
Haliyle ekonominin bu cephesi de politik sorunlara kurban oluyor.

İç piyasada ekonominin yükselişi ve düşüşü
Türkiye ekonomisine yıllardır hep şekil veren kısa ismiyle TİT’dir. TİT Kürtler için korku dolu bir kelimedir. Özellikle 90’lı yıllarda TİT-Türk İntikam Tugayı olarak bilinmekte ve devlete ait bu illegal örgütlenme Kürdistan da sivilleri katletmekteydi. Türkiye için ise TİT-Turizm, İnşaat ve Tekstil sektörünün bileşimi olarak bilinmektedir. Bu üç sektör Türk ekonomisinin adeta motoru olmuştur. İleri teknoloji ve yatırım gerektirmediği gibi ucuz işgücü ve düşük maliyetlerle yüksek kazanç sağlamaktadır.
Bu sektörlerde çalışanların büyük bölümü Kürtlerdir. Süresiz veya uzun süreli iş sözleşmeleri yoktur. Sigortaları yatırılmamaktır. Aylık gelirleri asgari ücretin altındadır. Geçici olarak çalışırlar. İşletme sahibi dilediğinde kovulur dilediğinde de çalıştırılır.
Son dönemde bunlara Suriye’den Kürt ve Arap mülteciler eklendi. Hiçbir devlet yardımı almayan, çoğunluğu kamplarda kalmayan bu kesimin çalışması zorunlu. Bu yüzden nerde hangi iş ve ne ücrete olursa olsun kabul ediyorlar. Bazen çalışıp, işi bitirdikten sonra paralarını alamadıkları, tekme tokat dövülüp kovuldukları da oluyor. Üstelik herhangi bir hukuki hak arama olanağı da yok.
Ayrıca inşaat sektörü Türkiye’de belli bir doyuma ulaştı. Çoğu firma ellerindeki inşaatları satamıyor. İhtiyaç fazlası ev var. Birçok kesim oturmak veya kiralamak için değil spekülatif ticaret için ev alım satımı yapıyor. Ancak yukarıda açıklandığı gibi tüketici kredisi kullanarak geleceğini ipotek eden aileler şimdi kredileri ödemekte zorlanıyorlar. Yakın zamanda borç taksitlerini ödeyemedikleri için el konulacak, icraya gidecek birçok evin olması, Amerika’daki gibi bir mortgage krizi yaşanması ve tüm dengelerin daha da alt üst olması riski var.
Turizm sektöründe benzer bir durum mevcut. Birçok işletme teşvik ve krediler kullanarak oteller, tatil siteleri inşa etti. Şimdi turist gelmeyince kriz ile karşı karşıyalar. Kapasiteler yüzde 60-70 civarında düşmüş durumda. Yeni yıl için de henüz umut verici rezervasyonlar gerçekleşmiş değil.
Tekstil sektöründe ise Bangladeş, Hindistan gibi ülkelerin büyük atılımları global rekabette Türkiye’yi dezavantajlı konuma getiriyor. Çünkü pamuk, kumaş imalatı ve dikim maliyetleri burada çok fazla ve artık getirisi de oldukça düşük. Fırsat bulan eldeki işletmeyi, işçiyi bırakmakta, devretmekte ve alternatif arayışların peşine düşmektedir.

Sonuç:
Yukarıda belli başlıklar altında dile getirildiği gibi Türkiye ekonomisinin krizi aynı zamanda bir politik krizdir. Kürtlerle ilişkilerde yaşanan kriz Türkiye’yi çıkmaza sürüklemektedir. Kürtleri geriletmek artık gücünün sınırlarının dışında ve bunun için başka ittifaklar kurmakta, farklı hamleler yapmaktadır. Ancak mevcut güçlerin ise hesapları farklı ve Türkiye’nin bu hesaplarını pek kabul etmiyorlar. Aksine devletin artık bu inadından vazgeçmesini beklemektedirler. Eğer bu gerçekleşirse daha farklı ve tutarlı ittifaklara gitmesi hem Ortadoğu’da istikrarın oturması hem ekonomik ve toplumsal meselelerin Türkiye içinde çözülmesi için fırsat yakalayabilir. Ancak henüz bu karara varmış değil. Böyle olduğu sürece de başta ekonomi olmak üzere, toplumsal, siyasal, kültürel çürüme artacak ve kriz derinleşecektir.
Nihayetinde S&P, Moodys’ten sonra Fitsch’de Türkiye’nin kredi notunu düşürüp, yatırım için riskli ülke ilan etti. Gerekçe olarak ise ekonomik faktörlerden ziyade yukarıda değindiğimiz politik karar mekanizmasının istikrarsız ve tutarsız oluşunu, toplumun ayrışmaya ve ekonominin çökmeye başladığını belirterek duyurdu.

Related Articles