Açılmak Değil, Tanışmak Lazım….

Adı 16 Nisan olan bir miladı geride bıraktık. Ve adlarının önüne ‘Kürt uzmanı’ konulanlar, yine-yeniden ‘Kürtlere göz kırpmak’tan bahsetmeye başladı. Bu bahistendir ki; belleğe seyahat farz oldu.

Artık ilk telaffuz edildiği zamandan başka bir şey ifade etse de bir zamanla umut olan bir sözcük vardı: Açılım. Bir ara epey popüler bir sözcüktü, hükümetin ‘açılım masaları’ dahi vardı. Bu yazıyı “Çoktan kapandı” ya da iktidarın tabiriyle “Derin dondurucuya kondu” diye hemen bitirmek mümkün.

Ama malum; hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. O yüzden, belleğe dokunmaktan zarar gelmez.

Neydi bu açılım kelimesi? Açmaktan geliyordu, hatta açılmaktan. Bir yönüyle taviz vermek de denebilir. AKP Alevilere-Kürtlere taviz veriyordu, CHP kara çarşaflılara. Birisi iktidar, diğeri ana muhalefet. Ortak nokta ise o meşhur kelimeydi: Uzlaşma. Ne olmuşsa, birden o kelimenin sihrini fark etmişlerdi.

Oysa uzlaşamadık biz hiç. Kimse vazgeçmedi ki sanrılarından. Gözlerini kapatınca görmedikleri o insanları görmeye yeltenmedi kimse. O nedenle, her açılım bir kör dövüşüne dönüştü. Herkes tutabildiği dala yapıştı. Arada ezilenler, arada kırılıp dökülenler, arada savrulup gidenler. Olan onlara oldu.

Zizek’in evreninden bakınca, bu semboller ve imgeler dünyasında, kurumsallaştırılmış bürokrasi âleminde ve siyasetin katı kurallarının cenderesinde bir umuttu ‘açılım’, sihirli bir sözdü. Fakat beşer zalimdi fehvasınca, her açılım gerisin geriye sistemin çarklarına işlendi. Un ufak olup, popüler bir şova dönüştü.

Türkiye’de siyaset Orhan Pamuk’un Kar’da dediği gibi, sahneden bir tüfek patlaması gibi. Uzlaşı lazım. Bam! Açılımlar şart. Bam! Alevilere özgürlük. Bam! Başörtülülerin hakları. Bam! Kürtler var. Bam! Ermeniler katledildi. Bam! Böyle bam-güm siyaset yapıyoruz. Sanki yüksek desibelde bir ses çıkarırsak, bir anda değiştirebilecekmiş gibi her şey. Sabun köpüğü gibi gelip geçiyor hayatımızdan siyasi muhayyilelerimiz. Ve yabancılaşıyoruz.

Halbuki her şeyin bir sahiplik, bir aidiyet ilişkisiyle ölçüldüğü günümüzde en acıklı durumdur kendi toprağında ‘yabancı’ya dönüşmek. An gelir, adındaki ‘acayip’lik mutlaka seni bu toprakların uzaklarına iter. Mesela adın ‘Manuel’se olsa olsa Fransızsındır, Maria ise Alman. Bu toprakların en eski sahiplerinden bir kadın yazarın romanını okuması için verdiğim kızım, kapaktaki ismi görünce “Anne nereli bu yazar?” diye sormuştu. “Türkiyeli,” yanıtını aldığında, “Ama adı neden böyle?” diye kendince merakını gidermek istemişti. Biz artık bu ve benzeri birçok soruyu sordurtuyoruz çocuklarımıza.

Elbette sadece azınlıklar değil, memleketimizde üvey evlat muamelesi görenler. Artık egemen yaşayışa, egemen söyleme ‘garip’ gelen herkes en hafifinden ‘uzaylı’ muamelesi görüyor. Başka diller konuşanlar, kendi cinslerini sevenler, hâlâ emek-sermaye çelişkisine dikkat çekenler, varoşlarda yoksulluklarını kader gibi yaşamaya karşı çıkanlar ve kadınlar, hâlâ kadınlar, hep kadınlar.

Sömürülmeye karşı çıkan bir işçiyseniz ‘tuhaf’ birisiniz siz. Türkçe dışında bir dile anadile diyorsanız ve üstelik bu konuda hak talep ediyorsanız ‘haddini aşmış bir ucube’siniz. Hem dine hem insanların özgürlüğüne inanıyorsanız ‘delirmiş’ olmalısınız. Kadınlığınızla bir kadına, erkekliğinizle bir erkeğe aşk duyuyorsanız ‘hasta’ diye nitelendirilir, atılırsınız toplumun bir köşesine. Sırtınızdan sopa karnınızdan sıpa eksik olsun diyen ve ‘artık dayak yemeyeceğim’ diyen kadınlarsanız hak ettiğiniz tek bir kurşundur, toplum da bunu alkışlar zaten.

Ne diyorduk: Açılım… Yıllar geçiyor ve biz hâlâ ağzımıza bir parmak bal gibi çalınan açılımların patırtısını hatırlamaya çalışıyoruz. Sahi neydi o günlerde tüfek sesleri? Kimler vuruldu, kimler düştü, kimler kırıldı?

Şimdi devlet erkinin terkisinde koskoca bir ülkeyle, ülke halklarının tamamıyla alay ediliyor. Umut mu? O şimdi çok uzaklarda.

Related Articles