ABD’deki dava ve utanç: Toplumun yarısı olup biteni nasıl sindiriyor?

Röportaj: Müjgan Halis


Yaşadığımız zamanı ve ülkeyi anlamak için, siyasetin dilinin yetmediği günlerdeyiz. Belki de o yüzden, can havliyle bilimin her dalına umutla sarılıyoruz. Ve sarılanların cümlelerinin altını kalın çizgilerle çiziyoruz. Onlardan biri Cemal Dindar. Aslında bir psikiyatr. Ama mesleğini görüşeniyle kurduğu diyalogların ötesine taşımayı tercih ettiği için, pek çok kitaba imza attı. NAL-Bir Akıl Hastanesinin Defteri’nde onun kaleminden Bakırköy Akıl Hastanesi’nin tarihini okuduk, Biat ve Öfke’de Recep Tayyip Erdoğan’ın psikobiyografisini, Darbeci 12 Eylül Ruhu diye başlayan kitabında bize 12 Eylül’ü 24 Ocak kararlarıyla düşünmemizi-analiz etmemizi öğütledi, Diren Libido’da Gezi’nin ruhsal dinamiklerine bakmamızı sağladı.

Gazete Karınca’nın bu ilk söyleşi dizisinde; kafa karışıklığımıza, utancımıza, korkularımıza, cesaretimize, önümüze, arkamıza onun rehberliğinde bakalım istedik. Biz sorduk, o cevapladı.

Türkiye bir insan kılığında kapınızı çalsa…

Bir hekim olarak, Türkiye bir insan kılığında kapınızı çalsa, “doktor neyim var benim” dese teşhisiniz ne olur?

Herhalde teşhiste acele etmeyip öncelikle şunları sormak isterdim: Öykünüzü dinledim. Yıllardır aynı doktorlara gidiyorsunuz ve tedavi diye sunulanlar iyileştirmek bir yana gördüğüm kadarıyla durumunuzu daha da kötüye götürmüş.  Buna rağmen siz aynı yöntemleri kullanan doktorlara gitmekte devam ediyorsunuz. Bu tutumunuzda kendinize eziyet eden bir yan yok mu? Zira tüm bunlar pek de iyileşmek istemediğiniz gibi bir izlenim vermiyor mu size de?

Peki, bu Türkiye adlı hastaya dair nasıl bir tedavi protokolü izlersiniz? Sizce kurtarılabilir mi, yoksa ümitsiz vaka mı?

İlk soruya verdiğim cevaptaki ironiyi dilerseniz sürdürmeyeyim. Tıbbi metaforlar, hele hastalık metaforları çok yaygın kullanılıyor ve riskli. Toplumsal katmanlaşmayı görmezden gelmiş oluyoruz.  Oysa Türkiye diye “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” hiç olmadı, bugün de yok. Sağlıksız görünen bir Türkiye denli, dipdiri bir Türkiye de görüyorum ben bugünlerde.   Ayrıca iktidarlar veya devletler alabilirler ama toplumların çözemeyecekleri sorunları karşılarına almadıklarını düşünenlerdenim. İyimser bulabilirsiniz bu görüşümü, lakin toplumsal-kültürel olarak değerli bulduğumuz ne kadar şey varsa bugünün Türkiye’sinde o denli örselendi ki, toplum bu örselenmeyi onarıcı çabalara bir gönüllülük içinde ve hazır. İktidar partisi ve lideri bile “Şunu yanlış yaptık, bu da hataydı…” demeye başladı. AKP için pek alışık olmadığımız şeyler. Öznesi kim olur, nasıl olur? Bunun cevabını önümüzdeki günler verecektir ve şanslıysak böyle bir değişimi yaşayıp göreceğiz. Buradaki temel soru yeni bir toplumsal sözleşmenin hangi değerlerle inşa edileceği. Bunu da belirleyecek olan gerçekten bu sözleşme gereksinimine odaklanmış, kardeşlik kültürünü geliştirmeyi öne almış bir muhalefet olacak.

Lider ile kitlesini birbirine bağlayan hipnoid bağ

Size bu soruları yekten sormamın sebebi aslında biraz da şu: OHAL’i, yaşanan ölümleri,  şiddet ortamını bir yana bırakıp sadece Sarraf davası sonrası Türkiye toplumuna baktığımızda, tepeden aşağıya doğru yüzümüze çarpan bir toplumsal riya ile iç içe yaşıyoruz. Zamanında ‘yüzde 50’ diye tabir edilen toplumun bu yarısı, bu olup biteni nasıl içine sindiriyor sizce?

Ben bunu epeydir Freud’un yapay kitleler için önerdiği tez ile yorumluyorum ve anlamaya çalışıyorum: Lider ile kitlesini birbirine bağlayan hipnoid bağ. Günümüz siyaset kültürü epeydir lider merkezli ve liderin gücü arttıkça ona bu bağla bağlı olanlar da, karşı olanlar da temel olarak güçsüzlükleriyle baş başa kalıyor… Liderin hipnozu altında olanlar benlerini ona emanet ederek bu durumu onarmaya çalışıyorlar. İki günde bir sosyal medyada lidere seslenen şöyle güçlüsün, böyle de iyisin hashthagleri bu ihtiyaçtan da kaynaklanıyor. Kültürümüzdeki malum şeyh uçmaz müritler uçurur hali… Bununla birlikte liderin şemsiyesi altında bir de grubun işlevi var. “Biz şöyle güçlüyüz, böyle bir kadroyuz, yedi düvel bizi kıskanıyor… İçimizdeki hainler olmasa biz bize yeteriz” diyen. Freud bu son ruhsal dinamiği kitle çözümlemelerinde pek işlemedi, yakın dönem psikanalistler kuşağından Fransız Janine Chasseguet-Smirgel Türkçede de mevcut Ben İdeali çalışmasında kapsamlı inceler… Grup, yani sözü edilen “evde zor tutulan yüzde elli” öylesine regresif bir ruhsallığa geriler ki, modeli hepimizin öyküsünde ilk dönem yaşadığımız anne-bebek birliği. Bu ideal birliğe gerileyen grup, üyelerine cennet duygusuna yakın bir yanılsama sunar. Fakat hayatın öyle olmadığını hatırlatan her uyarı da öfke ve nefret yaratır.

Benim Gezi’den beri dikkat çekmeye çalıştığım şeylerden biri, muhalefetin de çoğunlukla aynı yörüngede söz ve eylem üretmesi. Lider karşıtlığı, negatif-lider imgesi de zaman içinde orada güçlendi. Buraya takıldıkça muhalefetin kendinde ve kendi için olmak edimi iptal ediliyor.

“Utanç belirdiğinde hipnoz ortadan kalkar”

Aslında sorduğum ABD’deki dava ışığında utanç kavramı. ‘Biz’ ve ‘onlar’ diye ortadan ikiye ayrılan bu toplumda, neden biz daha çok utanıyoruz? Üstelik ‘onlar’ sözüm ona daha dindar iken? Utanmayı öğretebilir miyiz sizce?

Gruplarda duygunun, düşüncenin, eylemin sorumluluğunu alıp sonuçlarından utanç duymayı askıya alan temel dinamik, yukarıda sözünü ettiğimiz hipnoz sahnesinde baştan çıkarıcı lider ve kitlesinin yaşadığı büyüklenmeci kibir. Takipçileri sadece benlerini lidere emanet etmiyor ki, onun için yaptıklarından sorumlu olmadıklarını, çünkü onun için ve onunla anılan idealler için, ne eyliyorlarsa onun şemsiyesi altında eylediklerini bilinçli-bilinçsiz biliyorlar. Utanç belirdiğinde hipnoz ortadan kalkar. Ya da utancın belirmesi,  rüyada yaşananlara dair utancın belirmesi, yüzün kızarması için önce uyanmak gerekir. O an bu lider yüceltmesini tersine çevirir tüm destekçileri. Tarihte az örneği yoktur. Şunu bunu yedirmeyiz, açıklamalarındaki alt metin de budur: “Alacaksanız onu alın.” Zaten despotik liderler için temel çaresizlik de budur. Kötü sonsuza kapılan hep daha sert ve baskıcı olma gereksinimi…

O ana kadar hipnozun devam etmesinin garantörü de liderdir ve liderin “benim için yaptıklarından sorumlu değilsin, cezalandırılmayacaksın” vaadidir. Sonuçta bunca yıl geçti, AKP üyeliği devam ederken görünür bir biçimde hepimizin tabi olduğu hukuk sistemine göre cezalandırılmış biri var mı? 15 Temmuz da dâhil buna. Bunun için önce ve mutlaka dışarı atılıyor, başka bir gruba atılıyor ve grubun üyesi olmaktan çıkartılıyor.

Bu konuda biz ve onlar karşıtlığından kurtulup ülkemiz, halkımız, kendimiz ve kardeşlerimiz için üzüntü duymaktan ve olup bitenlerle ilgili kendimiz ve ne yapmış olursa olsun kardeşlerimiz adına utanç duymaktan kaçınmamalıyız. Herkes bu duyguları bastırır, yalıtırsa günü geldiğinde toplumsal duygu birliği için maya ve pusula kalmaz.

Peki, din maskeli bir sağın utanç kavramını bile unutturduğu bir toplumda; -ki geçenlerde sosyal medyada ‘en önemli organımız ar damarımızdır’ diye yazan arkadaşa da buradan saygılarımızı iletelim- İyi Parti gibi açık sağcı bir partiden medet umulmasını nasıl yorumluyorsunuz? Solun topraklarımızdaki çaresizliğini mi izliyoruz?

Toplumsal ayrışmanın çeşitli düzlemleri var. Bunlardan biri de sekülerlik/dincilik düzlemi. Zaten İyi Parti’nin de ortaya çıktığı süreçle birlikte iktidar partisinin ilk yaptığı manevralardan biri bu düzlemdeki karşıtlığı yumuşatma mesajları oldu. Solda çaresizlikten çıkışın işaretleri yok değil… Bu işaretlerin başında sol içindeki liberal tezlerin ve savunucularının etkisinin geriye çekilmesi var.

“Kardeşine yaptığın kuşaklar boyu yakandadır, Freud’un ifadesiyle ‘bastırılan geri döner’”

Geçtiğimiz günlerde şöyle bir şey yazmıştınız sosyal medyada “İnsanın büyük korkusu ölüm değil parçalanmak, dağılmaktır.  Ölüm, toplumlar için bile sıklıkla bu korkuya verilmiş bir cevap gibi yaşanır.” Sizce o kavşakta mıyız? Ve bu dağılma hali, bir nevi 100 yıl önce tesbih taneleri gibi dağıtılan Ermenilerin hallerine benzer bir hal midir?

Ruhsallıkta bu dağılma, parçalanma, çözülme kaygıları kişide o denli yoğunlaşabilir ki, bu kaygıları yatıştırmak için kendine yönelik yıkıcı eylemlere yönelebilir hatta ölüm bilinçsiz bir biçimde arzulanan bir şey haline gelir. Devlet-toplum ilişkisinde de bunun bir karşılığı var mı, ciddi bir inceleme alanı ve bildiğimce üzerine pek de düşünülmüş bir konu değil. Cumhuriyet tarihini kat eden ve mesela gerçek anlamda ulus-devlet kurma anı diyebileceğimiz Lozan’ın keyfini sürmeyi sakatlayan Sevr fobisi bizim için olgusal değerde bence. Cumhuriyet kadrolarının bu fobisi ile sonunda Cumhuriyet deneyimimizi basketbol diliyle bir fake olarak gören kadroların başa geçip “Bu hikaye bitti şimdi ‘Yeni Türkiye’ zamanı” iddiası arasında toplum ruhsallığında bir bağ olduğu sezgimden söz ediyorum.

Yaşadıklarımız Osmanlı’daki adlandırmayla millet-i sadıka olan Ermenilerin başına gelenlerle aynı şey değil ama tüm bu konuştuklarımız Ermenilere reva görülenlerle ilgili. Önce sadakatle andığın sonra düşman bellediğin kardeşine yaptığın her şey, kuşaklar boyu yakandadır ve Freud’un ünlü ifadesiyle “bastırılan geri döner.” Kardeşini, komşunu yersiz yurtsuz edersen senin yerin yurdun da tekinsizleşir. Taşıdığın agresyonla baş başa kalırsın ve yeni düşmanlar olmadan yaşayamazsın, düşman yaratmaya başlarsın artık…

Örneğin adına ‘çözüm süreci’ denilen nisbi çatışmasızlık ortamından sonra, Türkiye’nin nicelik olarak iki büyük halkının Kürtlerin ve Türklerin, birlikte yaşama duygusunun özellikle ülkenin doğusunda onulmaz yaralar aldığı bir gerçek. Söylemde bir birlikte yaşama vurgusu var ama aslında hayat başka türlü akıyor, ülkenin doğusunda. Endişelenmeli miyiz?

“Çözüm süreci” gerçekleştiği günlerde deyim yerindeyse herkesin bir B planı olduğu o kadar belliydi ki sürecin kendisine muhabbet duymadığımı o dönemde de yazdığımı, söylediğimi belirtmek isterim. Diyelim ki B planları da olacaktır, zira eninde sonunda çatışma alanları içeren siyasi bir sözleşme yapılmak isteniyor. Fakat bu süreç, geçmişin yüceltmesine aşırı değer verirken toplumsal barışı olanaklı kılan güncel dinamikleri görmezden geliyordu. Gezi gibi mesela… Paradoks gelebilir,  birileriyle birlikte yaşama duygusunun bu süreçte Türklerde de çok fazla örselendiğini söyleyebilirim. Kan bağı ile tariflenmeyen her şey ve herkes potansiyel kurban gibi algılanıyor bugün…

“Türkiye’de tek adam keyfiliğinden öte bir devlet aklı devrede gibi”

Sizinle ilk tanıştığımız ve sohbet ettiğimiz dönemde -ki bir asır gibi geliyor ama aslında sadece 3,5 yıl geçmiş- Erdoğan için ‘baht dağıtan şef’ tanımı yapmıştınız. O günden bugüne, bahtımıza ne düştü? Bir de tabii en önemlisi, bahtımız sizce daha ne kadar zaman tek bir elin keyfine kalır gibi görünüyor?

Tarihin zembereği sadece Türkiye’de değil tüm dünyada boşalmış görünüyor. Öte yandan Türkiye’de günümüzde tek adam keyfiliğinden öte bir devlet aklı devrede gibi. Benim anladığım bugün olan şey, Türk devlet geleneğinin eninde sonunda en regresif hali, sadece İslami dönemde değil öncesinde de var olan bir refleks, kutsallıkla donatılmış bir lider etrafında toplanarak yapısal krizleri aşmak. Devlet, ya da bozkırın diliyle söylersek Ak’budun aynı şeyi bugün öneriyor, fakat Kara’budun başka bir öneri geliştirebilir mi, yani regresyon yerine hepimizi ileriye taşıyacak bir kardeşlik önerisi geliştirebilir mi, onu göreceğiz. Yeni Osmanlıcıların örnek aldığı Osmanoğulları en zayıf Anadolu beyliğinden biriydi, başka bir hikâye yazdı. Önemsiz görünen her özne yeni bir hikâyeye adaydır günümüzde… Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz yani.

“Korkmaktan korkmayalım”

İzninizle, fikrinizi merak ettiğim en önemli kavram: Korku. Çünkü memlekete bakınca korku ete kemiğe bürünmüş halde yanı başımızda dolanıyor. Hatta evimizin kapısını dahi onunla açıyoruz. Bu yaygın ve sanki bulaşıcı korku ile ilgili tespitlerinizi merak ediyorum.

Korkmak en insani tepkilerden biri, çünkü yaşadığımız dönemde keyfiliğin hükmü var. Yani niye cezalandırılacağımız ya da neden ödüllendirileceğimiz konusu müphem. Hatta dün ödüllendirilme sebebi bugün cezalandırılma nedeni haline gelebiliyor. Korkmaktan korkmayalım, insan olmamızın bir parçası bu. Fakat korkularla hayatımızı felce uğratacak kadar da umuda selamı sabahı kesmeyelim…

“Muktedirler ne kadar unutturmak istemişse de halklar ve toprak hatırlamak ister”

Son sorum yaşadığımız mekân-mekânlara dair olacak: Biliyorsunuz, ülkenin bir kısmında kentler bildiğiniz yok edildi, adeta 90’lar şehir merkezlerinde hortladı. Bu tarafta ise beton bariyerlerin, kocaman yükselen binaların içine hapsedilmiş hayatlar yaşıyoruz. İktidar tarafından mekânın bu yeniden tasarımı, psikolojik ve sosyal olarak ne tür sonuçlar doğurabilir ileride?

Troya kaç katmanlı? Psikanalize, yani insanın hem tür hem de birey olarak gelişimine dair meraka esin kaynağıdır.  Psikoterapide ‘hatırla’ demeyiz, ‘şu an zaten hatırlıyorsun, hatırladığının ne olduğunu birlikte düşünelim’ deriz. Hepimiz her an kendimizi yıkıntılar arasında buluyoruz ve hiç umutsuz olmayalım, ‘kendini bil’ düsturunu pusula edinmişsek, kendimizi merak edersek, bunu istersek, eninde sonunda buluyoruz.

Troya, Heinrich Schliemann’ın özensizliğine ve yağmasına uğrasa da biz buna rağmen şunu biliyoruz; Sümer’den Asur’a Mezopotamya’nın tüm birikimi Troya’da düğümlendi ve Antik Yunan için maya oldu. Aristo da Platon da, Musa da İsa da Muhammed de Sümer’in yani yazının ve yer bağının, yani tapınak merkezli şehrin çocuğu. Tarih boyunca muktedirler ne kadar bastırmak unutturmak istemişse halklar ve toprak, nebileriyle sezmek, düşünürleriyle, sanatçılarıyla hatırlamak ister. Hatırlar da. Tarihin diyalektiği işte… Asıl yaratıcı olan da bu diyalektik…

Gazete Karınca

Related Articles