ABD ile Erdoğan rejiminin Ortadoğu pazarlığı

“Gölge CIA” diye anılan Stratfor, referandum sonrası bazı değerlendirmeler yaptı. Bunların arasında Erdoğan rejiminin olası dış politikası da vardı. Bu konuda özetle şöyle deniliyor: Türk dış politikası büyük oranda değişmeden kalacak. Türkiye’nin temel hedefi Irak ve Suriye’deki Kürt özlemlerini engellemek ve İran ile daha geniş bir vekalet savaşı yürütmek olacak.

Bu değerlendirmeye elbette bir öngörü diye bakılabileceği gibi ABD’nin beklentileri olarak da okunabilir. Bu hafta başı (Pazartesi) sabah saatlerinde TSK ve korucular eşliğinde Hakkari kırsalı ve Medya Savunma Alanlarına dönük başlayan saldırıların, özellikle Şengal’e ve Rojava’ya uzanması (ki dün hava saldırıları başladı) halinde ABD ile “İran’a karşı savaş” mutabakatının zımni de olsa önemli ölçüde sağlandığı söylenebilir. Bu saldırılar konusunda Irak merkezi yönetimiyle arayı hoş tutmak için elbette ABD’nin usulen biraz homurdanması ise kaçınılmaz olacaktır. Öte yandan bazı gazetelere yansıyan Girê Sipî-Tel Abyad bölgesinden Suriye’nin kuzeyinde girişilecek yeni bir işgal hareketinin de olası bu zımni anlaşma çerçevesinde şekillenmesi kaçınılmaz. Tabii bu hamleye sadece ABD değil, Rusya’nın da bir biçimde müsaadesinin olması gerekir.

Erdoğan rejiminin yetkilileri “Özellikle Suriye’de İran’a ihtiyaç var, biz sınırımızda düşman bir ülke görmek istemeyiz” dese de bunu ABD ile anlaşmak için yürütülen pazarlığın bir parçası olarak görmek daha yerinde olur. Daha önce “Pers yayılmacılığı” türü laflar eden Erdoğan’ın bölgede ABD-İsrail ve İngiltere destekli Sünni İttifak’ın içinde yer almak ve liderliğini alabilmek için böyle bir role gönüllü olduğu zaten bilinenler arasında. Bu yüzden Erdoğan rejimi “bazı zorunluluklar sonucu İran’a karşı çatışmacı bir sürece giriyor” diye durumu açıklamak yanlış olur. Her durumda Erdoğan rejimi rekabet halinde olduğu ikinci bir bölgesel gücün varlığına tahammül edemez.

ABD bu pazarlıkta ne verecek sorusuna gelince, bunlardan ilki elbette meşum referandumla önemli bir mesafe katedilen neoliberal diktatörlüğün inşasına ses çıkarılmaması oldu. Bir diğeri devam etmekte olan Zarrab davasında karşımıza çıkıyor. Zarrab’ın Şubat ayında Erdoğan’la görüşen yeni avukatlarından Giuliani’nin “Zarraf davasında uzlaşma olursa Türkiye ABD’nin çıkarlarını daha fazla savunur” sözü durumu özetler nitelikte. Trump yönetimiyle haberli fakat hukuk açısından gayri meşru olan bu girişim, Erdoğan rejiminin uluslararası planda işlediği bazı suçları ört bas etme hamlesidir. Eğer bu durum ABD yargısının direncini kırabilirse, Erdoğan’ın ABD karşısında daha alttan alan bir tutum içine gireceği açık. Pazarlıkların bir diğer unsuru olan Fethullah Gülen ise ABD’nin elinde tuttuğu bir koz olmayı sürdürecek.

ABD ile pazarlığın bir parçası da elbette ki AB ile ilişkiler. AB kendi içinde yaşadığı karmaşa, Türkiye ile olan ticari ilişkilerin büyüklüğü ve ABD siyasetinin önemli ölçüde hegemonyası altında olması nedeniyle, Erdoğan rejimi karşısında net bir tavır almayıp muhtemelen bu konuda ABD politikalarını izleyecek.

ABD’nin yeni Suriye planı bölgeye “barış” getirebilir mi?

Gazetemizde de “Kürtlere özerklik masada” başlığıyla yayınlanan dört aşamalı diye ifade edilen planın, her zaman olduğu gibi yine bir resmiyeti yok. Planı Associated Press Ajansı(AP) duyurdu. Planda söylenenlerin aksi bir şey olursa tek “sorumlu” AP olacak. Yani ABD hala suçluların psikolojisiyle hareket ediyor. Şunu baştan söyleyeyim, açık olmayan, tüm taraflarca tartışılmayan bir programın kapsamı ne olursa olsun, hiç bir yere “barış” getiremez.

Bir de bundan öte ve asıl belirleyici olan niyet meselesi. Sizin derdiniz militarizme dayalı dünya da tek kutuplu hegemonya kurmak, arada da silah sanayini ihya etmekse, bırakın bir yerlere barış getirmeyi, bugün Güney Amerika örneğinde olduğu gibi savaşı daha fazla coğrafyaya yayarsınız. Taki kendi meşrebinize uyan köleleşmiş bir dünya yaratana kadar. Şimdiden örneğin ABD Suriye’yi nasıl bir vaha haline getiririz diye tartışmıyor, bunun yerine acaba İncirlik’e alternatif üsler çıkar mı buradan diye soruyor.

Planın kapsamına gelince, önce DAİŞ yok edilecek, ardından kalıcı ateşkes sağlanacak, Sünni bölgeleri Sünniler, Kürt bölgelerini ise Kürtler yönetecek sonra Esad gidecek ve kalıcı barış sağlanacak. İlki bu plan PYD’nin önerisinin aksine ülkeyi etnik ve dinsel temellerde bölmeyi hesaplıyor. PYD’nin önerisi bütün ülkenin federatif yönetime kavuşmasıdır, bu temelde demokratik kalıcı bir barış hedeflenmekte. Sünni özerk bölgeler adı altında ABD, gerçekte DAİŞ’ten farkı olmayan çeteleri koruma altına almayı hedefliyor. Böylelikle baştan beri gündemde olan Sünni-istan yaratılmış olacak, aynı zamanda Barzani-istan’a benzer bir bölge de Suriye’de inşa edilecek. Tabii buralarda savaşanlara, yaşayanlara sormaksızın. Bunu da ABD 11 Nisan’da “yanlışlıkla” Tabka’da 18 SDG savaşçını öldürerek gösterdi. Ayrıca planda Suriye’deki farklı etnik ve dinsel topluluklara değinilmediği gibi Esad bölgesinde yaşayan milyonlarca insan yok sayılmış.

Tabii bunlar kağıt üstünde ve adı üzerinde plan. Elbette geleceği asıl olarak sahada bugün canını ortaya koyarak savaşan devrimciler şekillendirecek.Planın asıl hedefinde İran’ın bölgedeki etkinliğini kırmak yatıyor. Burada hesaplanmayan diğer önemli bir faktörse Rusya’nın bu plana ne diyeceği. Görüşüldü denilse de, hali hazırda Karadeniz, Ukrayna ve Avrupa sınırı boyunca NATO ve Rusya karşı karşıya. K. Kore meselesi olayın bir diğer boyutu. Üstüne bir de Suriye’de şekillenecek Rusya için görece dezavantajlı bu yeni durumun “rüşveti” olarak Kırım’ın ilhakına göz yummak, Moldova’nın Avrasya Ekonomik Birliği’ne yanaşmasına ses çıkarmamanın yeteceğini sanmam.

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles