ABD, Asya ve Ortadoğu’da inisiyatifi ele alma arayışında

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, son dönemde zaafiyet gösteren dış politikadaki pozisyonu toparlamak için “yeni” önerilerle birlikte Ortadoğu ve Asya turuna çıktı. Suudi Arabistan ve Katar ziyaretlerinin ardından Afganistan ve Irak’a gitti. Daha sonra ise Hindistan ve Pakistan’a geçmesi bekleniyor.

Trump’ın dahil edilmediği bu ziyaretlerde odak meselenin, bu bölgelerde ABD hegemonyasını yeniden tesisi olduğu yapılan görüşmelerin basına yansıdığı kadarında dahi görünüyor. Fakat bütün bunlar yapılmaya çalışılırken, “yeni” bir şeyler önerilmediği de aleni olan durumlar arasında. Örneğin Afganistan durağında “Tillerson, yetkililere Trump yönetiminin yeni Güney Asya politikasını aktardı. Bakan, Washington’un Afganistan’da barışı sağlamak ve teröristlerin güvenli bölgelerini ortadan kaldırmak için Afgan hükümetiyle ve bölgedeki diğer ülkelerle ortak çalışma konusundaki kararlılığı bir kez daha vurguladı.” deniliyor. ABD Afganistan’da 1979’dan bu yana aşağı yukarı aynı masalı anlatmaktan usanmadı. O zaman bu zamandır Afganistan’a barış getirme uğraşındayız derken dünya kan deryasına döndü. Tabii, “Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yanında oncacık canın lafı mı olurmuş” diyebilirler.

Onlar barış getireceğiz dese de gelenin daha büyük bir savaş olduğu şimdiden ortada. Eski ABD Türkiye Büyükelçisi John Bass’ın Pazartesi günü göreve başladığı ülkede Şii camilerine dönük bombalı saldırılarda da artış var. Bir kaç gün içinde yapılan bombalamalarda 90’a yakın kişi hayatını kaybetti ve onlarca kişi yaralandı. Üstlenen olmadı, failin son dönemde bölgede etkinliği artan DAİŞ olduğu sanılıyor. Geçtiğimiz hafta içinde Taliban’ın yaptığı saldırılarda ise 130’un üzerinde Afgan güvenlik görevlisi öldürüldü. Gerçekten insan merak ediyor, sorunun yaratılmasında önemli ölçüde payı olan bir güç, barışı getirmek için “teröristleri ortadan kaldırmak” bayat sakızını çiğnemek dışında Afganistan’a ne önerebilir?

Suudi Arabistan, Irak ve Katar ziyaretleri ise elbette Tillerson için daha önemliydi. Tillerson Suudi Arabistan’da kartlarından birini açarak “Irak’taki İranlı milisler, DAİŞ’e karşı savaşta sona yaklaşılıyor, bu milisler evlerine gitmeli. Irak’taki yabancı savaşçılar evlerine gitmeli ve Iraklıların kontrolü yeniden ele alması sağlanmalı” dedi. Bu ilk elde ne İbadi yönetimi ne de Haşdi Şabi tarafından sempatiyle karşılandı. Tillerson bu açıklamasını Irak ve Suudi Arabistan yakınlaşmasını teşvik eden demeçlerle sürdürdü. ABD’nin bölgede tekrar Katar ve Suudi birlikteliğini zorlayıp, İbadi yönetiminin geleceğini garantiye alan bir hegemonik ilişkinin kapsamında Güney Kürdistan’ın akıbetini de belirlemeye çalışacağı görünür olan politikası.

Bütün bu yeniden hakimiyet tesisi çabalarını salt İran karşıtı bir pozisyon üzerinden değerlendirmek yanlış olur. Hem Asya hem de Ortadoğu’daki ABD politikalarının “yenilenme” ihtiyacı son dönem de Katar ve Türkiye’nin de bir biçimde eklemlendiği Çin-Rusya-İran’ın gelişmekte olan nüfuz alanlarının önünü kesmeye dönük bir hamle olarak görülmeli. Nitekim Rusya “Tecrit altındaki Kürtler, petrol anlaşmaları karşılığında Rus askeri ve siyasi şemsiyesinin altına girebilir. IKBY’den çekilen Amerikan şirketlerinin yerini Ruslar alabilir”le başlayan, PYD dönük beklentiler ve Moskova’da Irak Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi’nin ağırlanmasıyla devam eden bir pozisyon ayarlamasına girdi bile.

ABD’nin Asya’da “yeni” pozisyon tarifi sadece Tillerson’ın ziyaretleri üzerinden şekillenmiyor, ABD “Myanmar ordusunda görev yapan ve daha önce görev yapmış olan, Rohingyalı Müslümanlar ya da başka topluluklara uygulanan şiddette payı bulunan üst düzey askerlere yönelik önlemler” alındığını açıkladı.

Ayrıca Savunma Bakanı Mattis hafta sonu Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) savunma bakanlarının iki günlük toplantısı için Filipinler’deydi. Burada Japon ve Güney Kore’li bakanlarla bir araya gelerek Kuzey Kore’ye karşı “askeri seçeneği” zorlayan açıklamalar yaptı. Hafta sonu gerçekleşen erken genel seçim sonrası daha da sağa kayacağı aşikar olan Japon yönetimini temsilen orada bulunan Savunma Bakanı Odonera, K. Kore’nin nükleer ve balistik füze kapasitesinin “farklı yanıtlar” gerektirdiğini söylerken Mattis’e göre daha temkinli bir dil kullandı. Savaş tehdidini daha yakından hisseden G. Koreli Bakan Song ise “Savaş, basında ve medyada yansıtıldığı kadar kolay bir şey değil… Bir savaşa girmenin ağırlığının farkındayız ve bu nedenle de sorunu mümkün olduğu kadar diplomatik ve ekonomik yollarla çözmek için gereken tüm çabaları ortaya koyacağız. Ancak eğer saldırıya uğrarsak o zaman sert adımlar atmak zorunda kalırız” dedi. Bu açıklamalara da bakacak olursak tokmağın kimin elinde olduğunu “bilemeyiz” ama davulun kimin boynun da asılı olduğu aşikar.

Bitirirken kısa bir not: Gelişmeleri sadece enerji jeopolitiği bağlamında tartışmak postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşını tek boyutlu bir algılamaya hapseder. Önümüzdeki süreçte her halükarda, dinsel, ulusal, kültürel beklentilerin yanı sıra göç ve küresel ısınma gibi dinamikler de bu geçiş döneminde rol oynayacak önemli ögeler arasında düşünülmeli.


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Related Articles