23 yıl sonra o fotoğrafı anlattı

Özgür Ülke Gazetesi’nin bombalanmasından sonra “Ülke’ne sahip çık!” sürmanşetiyle küle dönmüş binanın önünde çektirdiği fotoğrafla tarihe not düşen gazetenin çalışanı Gülsen Yüksel, o fotoğrafın hikayesini ve yaşadıklarını anlattı: “İlktik, tektik, yalnızdık.”

Özgür Ülke Gazetesi’nin merkez binası ve iki bürosuna yönelik eş zamanlı yapılan bombalı saldırı yarın 23’üncü yılına giriyor. Dönemin Başbakanı Tansu Çillerin emriyle 3 Aralık 1994 bombalanan gazetenin Kadırga’daki binası küle dönerken, ulaştırma çalışanı Ersin Yıldız yaşamını yitirmişti. Bir hafta sonra bina önünde protesto amacıyla toplanan grubun içinde elindeki “Ülke’ne sahip çık!” sürmanşetiyle fotoğraflanan Gülsen Yüksel, fotoğrafın hikayesini ve yaşadıklarını anlattı.
‘KAPI YOKTU’
“An olur ve o an donar” diyerek beleklere kazınan O günü anımsayan Yüksel, şunları dile getirdi: “O gün gazeteye her zamankinden geç gelmiştim. Akşam Bakırköy’de bir arkadaşımda kalmıştım. Sahilden tren yolculuğu güzeldi. Haber stresi olmayan bir gündü sanırım. Gazete binasının yanında bir büfe vardı. Oradan kahvaltı için bir şeyler almıştım. Başımı kaldırıp etrafıma bakmamışım demek ki. Büfeden çıkıp bitişiğindeki gazete binasına, kapıya yöneldim. Kapıyı bulamamıştım. Kapı yoktu. Tuhaf bir durumdu. Meğer bina da yokmuş, koca binayı havaya uçurmuşlar. Kim olduğunu hatırlamıyorum, bana doğru gelen bir arkadaşımız. Çok sakindi sesi. ‘Gazeteyi bombalamışlar’ dedi. İçimden ‘herkes öldü’ diye geçirmiştim. ‘Gece yapmışlar. Herkes Atılım Bürosu’nda’ deyince, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum. Bir kaç adım geri çekilip binaya bakmıştım. Kocaman, simsiyah bir bina…”
‘C-4’Ü HİÇ UNUTMADIM’
Yazı işlerinin gazetenin çıkması için herkesten bir yazı istediğini hatırlatan Yüksel, “Bu halde ‘yazılır mı?’ diye düşünürken geçtik bilgisayarın başına. Üç beş sayfa da olsa ‘gazete çıkacak’tı. Bu müthiş bir karardı ve hiç beklemiyordum. Yazarken sordum, öğrendim. Bombanın türü ‘C-4’ imiş. Sonraki yıllar birileri bir yerleri bombaladığında da gazete haberlerinde karşıma çıktı C-4. Yıllar geçti. Anne oldum. C-4’ü hiç unutmadım. Orada çalışan herkes hayatın kendileri için biraz daha tekinsiz olduğunu bilirdi. Ama İstanbul’un orta yerinde koca gazete binasını havaya uçuracaklarını hiçbirimiz tahmin etmemiştik” diye konuştu.
‘KEŞKE O ATEŞ KİMSEYİ YAKMAMIŞ OLSAYDI’
Bombalamanın hemen ertesi gün çıkan gazetenin manşetinde yer alan ve tarihe kazınan “Bu ateş sizi de yakar” manşetine ilişkin de hatırlatmalarda bulunan Yüksel, şöyle devam etti: “Kimin aklına geldi, kim düşündü o manşeti sıcağı sıcağına hala bilmiyorum. Belki bir kaç kişi birlikte karar verdi. Hemen ertesi gün gazetenin çıkması inanılmazdı zaten. Evet, o ‘ateş’ O gün belki Kürtlerin canını yakmak için yakılmıştı ama bugün herkesin, her kesimden insanın canı yakıyor. Türkiye’de acısız ev kalmadı. Keşke bu ‘ateş’ kimseyi yakmamış olsaydı. 20 yıl önce ‘Arkadaşıma Dokunma’ başlığını atmıştık, azınlıklar için. İHD’nin kampanyasıydı. Ne korkunç ki bugün küçük çocuk bedenlerine kadar dokunulmadık şey bırakmadılar. Demokrasi bir kültürdür. Evde, bakkalla, manavla ilişkinizde başka bir dil gerektirir. Eşitlikçidir. ‘Hep bana’sı, ‘öteki’si olmaz. Kötülük kötülüğü doğurur. Yanyana olmak bu kadar zor olamaz. İnsanın doğası aynıdır oysa.”
‘O FOTOĞRAFI İSTEMEMİŞTİM’
Küle dönmüş binanın önünde elindeki “Ülke’ne sahip çık!” fotoğrafının Alman fotoğrafçı Wolfgang’ın ısrarıyla çekmek zorunda kaldığını anlatan Yüksel, şunları ifade etti: “23 yıl olmuş demek ki. Wolfgang, habere gittiğimizde bize takılan sarı, iriyarı Alman bir fotoğrafçıydı. Her tarafından alet edevat sarkan tam teçhizat çalışan biriydi. Üç beş kelimeyle anlaşmaya çalışıyorduk. Fotoğrafın çekildiği gün bir kaç kişi enkaza dönen gazete binasına bakmaya gittik. İçine girdik. Yürümek mümkün değil. Ortada merdiven falan kalmamış ama bir şekilde çalıştığımız ikinci kata çıktık. Bir kömür yığınıydı, binanın içi. Sonra işte Wolfgang elime gazeteyi tutuşturup o fotoğrafı çekti. Doğal olarak haber, fotoğraf peşindeydi. Ama biz hala o korkunç olayın şokundaydık. Ulaşımda çalışan Ersin hayatını kaybetmişti. O yüzden istememiştim böyle sıcağı sıcağına poz vermeyi. Hiç de sevmediğim şeyler. Uzatmamak için sadece bir kaç dakika durdum öyle. Elime hangi baskıyı tutuşturduğuna bile bakmadan. O gün ısrar ettiği için kızmıştım. Ama iyi ki ısrar etmiş diyorum şimdi. Tarihe bir not. Kanıt bir nevi. Ama işte keşke gerisinde böylesi bir yıkım, hınç, öfke olmasaymış. O vakit ben de mutlulukla bakardım 23 yıl öncesi verdiğim o ‘poz’a. Kızım, arkadaşlarım, herkes çok beğeniyor ama aslında ‘utancın fotoğrafı’ da denebilir. Keşke geri planda bir papatya tarlası ya da gazete binasının terasından görünen o güzelim sahil şeridi olsaydı. Belki kıyıya vuran dalgalar… Ama ne var ki acı ile iliştirilmiş ‘sembol’ fotoğraflar cenneti Türkiye. Öyle acı ile iç içe geçmiş fotoğraflar var ki yakın zamandan, burada tek tek sıralamaya insanın yüreği dayanmaz… Bu ülkeye bir ‘şairin vicdanı’ gerek. Demirtaş’ın öykülerine ilgi bu yüzden belki de. Oturup olan bitene önce ‘üzülmemiz’ gerekiyor. Acılar üstünde oyalanmaya kimsenin vakti yok ne yazık ki. Elimizde sadece fotoğraflar kalıyor.”
‘İLKTİK, TEKTİK VE YALNIZDIK’ 
Yüksel, “O günden bugüne ne değişti” sorumuza şu yanıtı verdi: “O yıllar için söyleyebileceğim his, duygu… İlktik, tektik ve çok yalnızdık.”
‘BİR POLİS HEP AYNI YERDE DURURDU’ 
Gazeteye gönüllü olarak başlayan biri olduğunu vurgulayan Yüksel, sözlerini şöyle tamamladı: “Ben sonradan dahil olmuştum. Daha önce hiç denenmemiş bir şeye başlamanın enerjisiyle bir grup insan çok ‘Cesur’ davranmış böyle bir gazete çıkarıyorlardı. Bir baskınla bütün gazete yöneticiler içeri alınmıştı. O gün evden çıkıp destek için gitmiştim gazete binasına. Gönüllü. Sonra devam ettim üç yıl. İstanbul dışındaki muhabirler ‘ölümüne’ çalışıyordu. Bildiğimiz anlamda bir iş değildi. İşe giderken (Yenikapı’daki binada) alt geçidin altında hep aynı sivil (polis) dururdu. Hep oradaydı. Karda, yağmurda beklerdi. Mekan olarak o bizden daha kötü koşullarda çalışıyordu! Yine de çok güzel yıllardı. Ama işte heyecanımıza eşlik eden hep bir ‘endişe’ vardı. Arka sayfaya yaşamdan haberler, söyleşiler yapardım. Çok sıkı haberlerin takipçisi değildim. Yine de iş çıkışı, hava kararmışsa ve yalnızsam mutlaka arkama dönüp bakardım bir refleks olarak.
HAKLI OLAN KAZANIR
Evet, o vakit Kürtlerin sesini kısmışlardı. Şimdi kimse konuşsun, yazsın, çizsin istemiyorlar. Ama işte Metin Göktepe’nin arkadaşı Ahmet Şık çok güzel konuşuyor. Metin’i çok iyi tanırdım. Neşeli, hayat dolu bir çocuktu. Ölmek için nasıl bir kötülük yapmış olabilir. Arkadan saçımı çekerdi. Küçük bir çocuğun masumiyeti, haşarılığı vardı. Tek suçu o dönem Hürriyet ya da Milliyet’te çalışmıyor olmaktı. Şimdi herkese aynı tahammülsüzlük. Cumhuriyet çalışanları içerde. Ahmet Şık vicdanını susturamadığı için ‘gün yüzü’ göstermiyorlar. Ama vazgeçecek gibi değil. Milyonların sempatisini kazandı. Çok genç, donanımlı, dil bilen, dünyayı izleyen bizden daha bilgili, eğitimli Kürt medyasında çalışan gazeteciler var. Öldür öldür tüketemedikleri. Bir de engel koysalar dünyanın ayağa kalkacağı bir Twitter var ki, engellenemez bir güç… Ve çok sıkı haber akışı ve sıkı bir muhalefet var orada da. Karşılarında baş etmeleri gereken bir de teknoloji var artık. Dünya başka bir yere evrilirken işleri zor. Empatiyi geçtim artık. Haklı olan kazanır.”
MA / Yasin Kobulan

Related Articles